Roman Uyarlamaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roman Uyarlamaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2012 Perşembe

Perfume: The Story of a Murdeder

Yönetmen: Tom Tykwer
Yazar: Andrew Birkin, Bernd Eichinger ve Tom Tykwer (senaryo), Patrick Süskind (roman)
Oyuncular: Ben Whishaw, Alan Rickman, Rachel Hurd-Wood ve Dustin Hoffman
Tür: Dram|Fantastik
Yapım yılı: 2006
Süre: 147 dk.
Ülke: Almanya|Fransa|İspanya|ABD
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 7.5/10
Çavlan'ın puanı: 8/10
Umut'un puanı: 8.5/10

Patrick Süskind'in Koku'sunu okuyalı yıllar oldu ama romanı (sadece genel hatlarıyla da olsa) hatırlıyorum, özellikle de bende uyandırdığı hisleri. Bu nedenle bir sinema uyarlaması olduğunu ilk duyduğumda biraz önyargılı yaklaştım; kitaptaki en önemli şey -adı üzerinde- kokuyken, kokulara dair birbirinden etkileyici tasvirlerin sinema diliyle, ses ya da görüntü yoluyla aktarılabilmesi imkansıza yakın değil de neydi? Ama bir şekilde yapmayı başarmış bunu bu film. Kusursuz bir uyarlama değil, hikayenin ve karakterlerin derinliğiyle hikayenin mitolojik kısımları uçmuş gitmiş, yani "kitabı mı okuyayım, filmini mi izleyeyim?" diye sorsanız kesinlikle önce kitap derim, yine de eli yüzü düzgün bir uyarlama bana göre. Beni en çok rahatsız eden -bu tür filmlerde genelde olduğu gibi- olayların Fransa'da geçmesine, karakterlerin de Fransız olmasına rağmen, filmin İngiliz aktörlerle çekilmesi, karakterlerin aralarında İngilizce konuşmaları oldu. Ama bu bir Fransız prodüksiyonu olsaydı Alan Rickman kadroda olamazdı diyip fazla kurcalamadan bırakmak en iyisi belki de.

20 Haziran 2012 Çarşamba

Kate Winslet Filmleri

Kate Winslet, kuşkusuz çağımızın en yetenekli oyuncularından biri. Her filminde biribirinden farklı kişiliklere büyük bir ustalıkla bürünen 36 yaşındaki İngiliz gülü, tatil yaptığı Richard Branson'ın evinde çıkan yangında Branson'ın 90 yaşındaki annesini alevlerin arasından dışarı taşıyarak kurtarıp bir de kahraman oldu. Ben de Winslet'ın kaçırdığım filmlerini bulmak, sevdiğim filmlerini tekrar izlemek ve her birinden kısaca bahsedeceğim bir yazı yazmak için daha iyi bir zaman olamaz diye düşündüm. İşte aktrisin seslendirme yaptığı animasyonlar hariç oynadığı tüm filmler, kronolojik sırada:

Heavenly Creatures

29 Temmuz 2011 Cuma

Limitless

Yönetmen: Neil Burger
Yazar: Leslie Dixon (senaryo), Alan Glynn (roman)
Oyuncular: Bradley Cooper, Abbie Cornish, Robert De Niro
Tür: Gizem|Bilim Kurgu|Gerilim
Yapım yılı: 2011
Süre: 105 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDb Puanı: 7.3/10
Çavlan'ın puanı: 7.5/10
Umut'un puanı: 7.8/10

Nasıl ki bir kitabı kapağına bakarak yargılamamak gerekiyorsa, bir filmi izleyip izlememeye de sadece fragmanını izleyerek karar vermemek gerekiyormuş. Genelde fragmanlar filmleri gerçekte olduklarından çok daha iyi gösterme eğilimindeyken Limitless için tersi geçerli olmuş: Fragmanı, ne kadar iyi bir film olduğuna dair ipucu bile vermiyor. Sanırım filmi izlemeyi bu kadar geciktirmemin nedeni de bu oldu; aylar önce Limitless'in fragmanını izlediğimde "fikir iyi ama film baştan sonra açık edilmiş işte," diye düşünmüştüm, üstelik olay örgüsü de aslında olandan çok farklı bir fikir veriyordu seyirciye, sanki Robert de Niro Bradley Cooper'a insanı zekileştiren bir hap satıyordu da sonra filmin kötü adamına dönüşüyordu vs. Alakası yokmuş aslında.

Kız arkadaşı tarafından terk edilen, anlaşmasını yapıp aldığı avansı çoktan yiyip bitirdiği kitabın henüz tek kelimesini yazamayan, etrafındaki herkes tarafından tembel, pasaklı, salmış, patetik bir adam gibi görülen New York'lu yazar Eddie Morra (Cooper), bir gün eski karısının erkek kardeşiyle karşılaşır ve eskiden beri uyuşturucu satıcılığı yapan bu adam onu henüz piyasaya çıkmamış, tanesi 800 dolardan satılan NZT-48 isimli şeffaf, tuhaf görünümlü bir hapla tanıştırır -elbette ilk seferi şirkettendir-. Bu ilaç, Eddie'nin beynini yüzde yüz kapasitede çalıştırabilmesine neden olacaktır. (Aslında beynimizin sadece %10'unu kullanabildiğimiz, bir mucize olsa da %100'ünü kullanabilsek beynimizle daha neler neler yapabileceğimiz aslı olmayan bir söylence -aynı anda sinir hücrelerinin sadece küçük bir kısmının aktif olduğu doğru, ama o an çalışmayan nöronların da ayrı ayrı yerleri ve önemleri var, çeşitli anlarda tümü aktive oluyor ve nihai olarak erişemediğimiz herhangi bir sinir ağı yok aslında-, ama bu da kurmaca bir film sadece ve seyirciye vaat ettiği 105 dakikalığına eğlenceli bir dünyaya kaçışı fazlasıyla getiriyor yerine, o yüzden çok kurcalamaya gerek yok.)

17 Temmuz 2011 Pazar

Harry Potter and the Deathly Hallows: Part II

Yönetmen: David Yates
Yazar: Steve Kloves (senaryo), J.K. Rowling (roman)
Oyuncular: Daniel Radcliffe, Emma Watson, Rupert Grint, Ralph Fiennes
Tür: Aksiyon|Macera|Fantastik
Yapım yılı: 2011
Süre: 130 dk.
Ülke: İngiltere
IMDb puanı: 8.7/10
Metacritic puanı: 87/100
Çavlan'ın puanı: 4/10
Umut'un puanı: 5/10

Bittiği için çok mutluyum. Gerçekten. Bir kere, genel olarak fiyasko olarak tanımlanabilecek bu dev bütçeli sinema uyarlamalarının son halkasının aylardır süren "her şey temmuz 2011'de bitiyor" reklamlarının aksine benim için gerçek anlamda dört yıl önce, son kitabın son sayfasını okuduğum zaman bitmişti Harry Potter. Ayrıca (sadece Azkaban Tutsağı ile Ölüm Yadigarları'nın ilk filmi hariç olmak üzere) dile kolay tam 10 yıldır her filmde aynı şeyleri yaşamaktan da çok sıkıldım - son derece boktan bir uyarlamayla karşılaşacağını bile bile sinemaya gidip izlemekten kendini alamamak, belki bazı sahneleri etkilenerek, ama filmin büyük kısmını müthiş bir hayalkırıklığı içinde izlemek, bittikten sonra yaklaşık bir saat boyunca yapımcılara, yönetmene ve senariste verip veriştirmek suretiyle benimle gelme nezaketini göstermiş, büyük ihtimalle seriyle ilgisi ve bilgisi olmayan kişinin kafasını ütülemek ve çoğu zaman da aynı şeyleri yazmak: "hikayede hiçbir derinlik kalmamış...", "tamam kitaba bütünüyle sadık olabilmesi imkansız elbette, ama bu kadar önemli, bu kadar temel öğeler nasıl çıkarılabilir?..", "en önemli ayrıntıları attıkları gibi, romanı beğenmeyip değiştirmişler bir de sanki, ekledikleri diyaloglar ne kadar aptalca...", "karakterizasyon bu kadar kötü olabilir, seri için son derece önemli karakterlere nasıl böyle harcayabilmişler?" ve tabii ki: "hani harry potter sihri nerede?". Yorucu olmaya başlamıştı artık bunlar. En azından bir daha bu cümleleri kurmak zorunda kalmayacağım, her seferinde yeni baştan hayal kırıklığına uğramayacağım, seyircisini defalarca aptal yerine koymaktan çekinmeyen bu franchise'a para akıtmayacağım. Buna sevinmemek elde değil.

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Elling

Yönetmen: Petter Næss
Yazar: Ingvar Ambjørnsen (roman), Axel Hellstenius & Larry Stuckey (uyarlama)
Oyuncular: Per Christian Ellefsen, Sven Nordin, Marit Pia Jacobsen
Tür: Komedi|Dram
Yapım yılı: 2001
Süre: 89 dk.
Ülke: Norveç
Dil: Norveçce
IMDb Puanı: 7.6/10
Metacritic puanı: 70/100
Rotten Tomatoes puanı: 84/100
Benim puanım: 7.5/10

Orta yaşlı, anksiyeteden muzdarip nevrotik Elling, ömrü boyunca annesiyle yaşamıştır. İnsanların arasında nasıl olunacağını, tek başına nasıl yaşanacağını bilmez - markete kadar gitmek, kıtaları yayan aşmak gibi bir şeydir onun için. 40 yıl boyunca kendisine kalkan olmuş ve onu dış dünyadan 'korumuş' olan annesi ölünce yetkililere haber vermeyen, annesinin cesediyle birlikte günlerce evden çıkmadan kendini bir dolaba kapatan Elling, bu şekilde bulununca bir psikiyatri kliniğine yerleştirilir. Orada iriyarı ama hassas bir devle, 40'larındaki cinsellik takıntılı bakir Kjell Bjarne ile oda arkadaşı olur ve ikili, alışılmadık bir dostluk geliştirir.

İki yıl sonra doktorlarının Elling ve Kjell Bjarne'nin kendi ayakları üzerinde duracak duruma geldiklerine karar vermesiyle ikili Oslo'da, parasını Norveç hükümetinin ödediği tatlı, küçük bir apartman dairesinde oturmaya hak kazanır. Sosyal görevli Frank onları gözlemleyecek, eğer kendi başlarına yaşayamadıklarına kanaat getirirse de onları kliniğe geri gönderecektir. Başlarda, köşedeki kafeye yürümek ya da çalan telefona cevap vermek bile çok zordur onlar için, ama Kjell Bjarne ve Elling zamanla sadece dış dünyada sağ kalmayı başarmakla kalmaz, olağandışı yerlerden doğan olağandışı arkadaşlıklar kurar ve topluma ayak uydurmak için son derece ilginç yollar bulurlar.

15 Mayıs 2011 Pazar

Unknown

Yönetmen: Jaume Collet-Serra
Yazar: Oliver Butcher & Stephen Cornwell (senaryo), Didier Van Cauwelaert (roman)
Oyuncular: Liam Neeson, Diane Kruger, January Jones
Tür: Aksiyon|Dram|Gizem
Yapım yılı: 2011
Süre: 113 dk.
Ülke: ABD
IMDb Puanı: 7.2/10
Metacritic puanı: 56/100
Çavlan'ın puanı: 6/10
Umut'un puanı: 7/10

Karısıyla beraber bir konferansa katılmak için Berlin'e gelen Amerikalı Doktor Martin Harris (Liam Neeson), otele girmek üzereyken evrak çantasını ve pasaportunu havaalanında unuttuğunu fark eder ve bir taksiye atlayıp havaalanına doğru gerisingeri yola koyulur, o arada oluşan karışılıkta da resepsiyona çoktan varmış olan karısına ne yaptığını açıklayacak fırsat bulamaz. Kadına telefonla ulaşmaya çalışırken bindiği taksi bir kaza yapar ve nehre uçar, kahramanımız da bir süre nehrin dibinde oksijensiz kalır. Derken taksinin şoförü genç Boşnak kız (Diane Kruger) Martin'i çekip kurtarır, bir de kalp masajı yapar ve ortadan kaybolur. Martin dört gün boyunca hastanede komada kalır, üzerinden kimlik çıkmadığı için de karısına haber verilemez.

Kendine gelir gelmez karısını bulmak üzere otele dönen Martin çok tuhaf bir sahneyle karşılaşır: Otel personelinden karısına kadar kimse onu tanımamaktadır, üstelik karısının kolunda Dr. Martin Harris olduğunu iddia eden ve bunu kanıtlayacak belgeleri de olan bir başka adam vardır. Tam yaşadığı beyin sarsıntısı nedeniyle anılarından ve kimliğinden şüphe etmeye başlayacakken peşinde onu öldürmeye çalışan birilerinin olduğunu fark eden kahramanımız hemencecik bunun kendisine kurulmuş sıradışı bir komplo olduğuna ikna olur ve kim olduğunu dünyaya kanıtlamaya girişir. Bu zorlu yolculukta yanındaki tek kişi, kaza yapan taksinin güzel şoförü Gina olacaktır.

25 Kasım 2010 Perşembe

Harry Potter and the Deathly Hallows: Part I

Yönetmen: David Yates
Yazar: Steve Kloves (senaryo), J.K. Rowling (roman)
Oyuncular: Daniel Radcliffe, Emma Watson, Rupert Grint, Ralph Fiennes
Tür: Aksiyon|Macera|Fantastik
Yapım yılı: 2010
Süre: 146 dk.
Ülke: İngiltere
IMDb Puanı: 8.2/10
Çavlan'ın puanı: 8.5/10
Umut'un puanı: 8/10

Harry Potter kitaplarına tapan, filmlerindense hiç ama hiç haz etmeyen biriyim ben. Bu nedenle, seri tamamlanalı üç yıl olmuşken bunu söylememin anlamsızlığını bildiğim halde kendime engel olamıyorum: Kitapları burun kıvırarak (çocuk kitabı olarak gördüğünüz için ya da bestseller'ları küçümsediğiniz için vb.) okumayan kesimdenseniz, çok şey kaçırıyorsunuz demektir. J.K. Rowling kendi türünde ele alındığında hakikaten çok iyi bir yazar ve Harry Potter serisinde yarattığı dünya, olağanüstü güzel, muhteşem ayrıntılarla dolu, büyüleyici bir dünya. Filmler içinse aynısını söyleyemem; ilk iki film ciddi ciddi çocuk filmiydi (ilk iki kitap da çocuk kitabıydı belki ancak filmlerdeki yüzeysellikten çok uzak, sade ama sihirli bir hava hakimdi romanlara), üçüncü film ilk altı film arasında en iyi -hatta tek iyi- film sayılabilirdi ama ardından çekilen filmler sadık okuyucuyu az da olsa memnun edecek nitelikten uzak, romanların derinliğiyle uzaktan yakından alakası olmayan, gitgide kötüleşen, ruhsuz mu ruhsuz filmlerdi.

Ciddi ciddi "fan" olduğumun ve filmlerin beni tam anlamıyla tatmin edebilmesinin tek yolunun romanın olduğu gibi beyazperdeye aktarılması olduğunun farkındayım, bunun imkânsız olduğunu da biliyorum. Ama beklentilerimi düşürmek ve film serisine bir şans vermek, hatta bir noktada kitaplardan bağımsız bakabilmek için çok gayret ettiğimi de biliyorum; roman uyarlamalarında bazı bölümler elbette atılır, bazı öğeler tabii ki değiştirilir ve her karakter, mekân ve olayın okuyucunun kafasında yarattığı gibi görselleştirilebilmesinin imkânı yoktur. Gelgelelim Harry Potter kitapları beyazperdeye aktarılırken çoğu uyarlamada karşımıza çıkan ve kaçınılmaz olan engellere takılmaktan çok, seyircisinin zekasına hakaret eden yüksek bütçeli ama içi boş Hollywood filmi mentalitesinden nasibini alıyordu. Deathly Hallows'un ilk bölümüne dek.

23 Kasım 2010 Salı

Stephen King Romanlarından Uyarlanan En İyi 5 Film

1. The Shining (1980)

Filmin kitaptan çok farklı olduğu ve King'in bu filmi hiç mi hiç beğenmediği doğru, ama böyle nefis bir filmin Stephen King Uyarlamaları listesindeki yerini etkilememeli bu iki faktör bana kalırsa; ne kadar farklı olursa olsun Medyum'un uyarlaması The Shining sonuçta (Medyum diye biliyorum ben romanın Türkçesini okuduğum için) ve Kubrick de, romanın temel unsurlarına sadık kalmış. Üstelik Stephen King'in, romanlarının onlarca berbat uyarlamasını bağrına bastığı göz önüne alınacak olursa, The Shining'le ilgili nefret dolu tavrı iyi bir şey olarak bile görülebilir. Jack Nicholson'ın oyunculuğundan tutun filmin sinematografisine, otelin insanın tüylerini ürperten, aynı zamanda da gönlünü çelen genel havasından tutun müziklerine kadar her şeyiyle harikulade bir film The Shining.

11 Kasım 2010 Perşembe

Devasa Film Listesi

Serablog'da görüp bayıldığım bir liste/anket bu. Aslında Tumblr'ın 30-day-challenge'larından biri; buna katılan Tumblr'cılar her gün bir soruyu yanıtlıyorlarmış bloglarında. Ben bir ay boyunca böyle bir şeyi yapacak sabırda olmadığımdan ve spam yapmak istemediğimden, Sera gibi tek bir listeye dönüştürüyorum bu 30-gün zımbırtısını. Sinema blogu olanlara öneririm, tüm o filmleri anımsamaya çalışmak çok zor olsa da çok eğlenceli. Blogunuz yoksa ya da bu kadar çok soruyla uğraşamam diyorsanız da, birkaç soru seçip bu yazıya yorum olarak bırakırsanız liste ankete dönüşür, hoş olur.



Geçen yıl gördüğünüz en iyi film:
Geçtiğimiz yıl yani 2009 yapımı filmler arasında en çok El Secreto De Sus Ojos (The Secret in Their Eyes) ve Inglourious Basterds'ı beğendim, seçim yapamıyorum, ikisi de şahaneydi. 2010 yapımı olan ve görmediğim çok film var, daha yıl bile bitmedi ama çok büyük olasılıkla Inception, 2010'un en iyi filmi olarak kalacak benim için.

9 Ekim 2010 Cumartesi

My Sister's Keeper

(Bu yazıda hem kitaptan hem de filmden bahsedeceğim için, başlığı orijinal adlarıyla attım. Zira Türkçeye kitap da film de farklı çevrilmiş; biri Kız Kardeşim İçin, diğeri Kız Kardeşimin Hikayesi olarak -ki ikisinin de asıl anlamı verebildiği söylenemez.)

13 yaşındaki Anna hasta değil, ama hastadan beter. Sayısız kan nakli ve operasyon geçirmiş, kemik iliği vermiş, bebekliğinden beri orasına burasına vurulan iğnelerinse haddi hesabı yok. Şimdi de ameliyat masasına yatması, böbreklerinden birinden vazgeçmesi bekleniyor. Bedeninin üzerinde bir kontrolü olsun, az da olsa kendi hayatı olsun isteyen Anna, onu ilgilendiren tıbbi konularda kendi karar verebilmek için, bedeninin kullanım haklarını "kazanabilmek" için anne ve babasına karşı bir dava açıyor, böyle başlıyor kitap. Çünkü Anna'nın dünyaya geliş sebebi, kan kanseri olan ablası Kate'e donör olmak. 2 yaşındayken kendisine lösemi teşhisi konulan Kate'i hayatta tutabilmek için, doktorlarının "official olmayan" önerisiyle kanı, iliği, organları, her şeyi Kate'e uygun bir bebek yapmaya karar vermiş anne-baba. Yumurtalık ve spermler alınmış, uzun testler sonucu genetik açıdan Kate'e yüzde yüz uygun embriyo bulunmuş ve tekrar annenin içine yerleştirilmiş, dokuz ay sonra Anna dünyaya gelmiş. Amaç sadece göbek bağından gelen kanı kullanmak başta; Kate'e yardımı da oluyor bunun gerçekten, remisyona giriyor kanseri. Ama birkaç yıl sonra hastalık nüksedince, Anna'nın canlı donörlüğü başlamış oluyor. 13 yaşına gelince de (bu noktada abla 16 yaşında) isyan ediyor.

20 Ağustos 2010 Cuma

The Ghost Writer

Yönetmen: Roman Polanski
Yazar: Robert Harris (roman ve uyarlama), Roman Polanski (senaryo)
Oyuncular: Ewan McGregor, Pierce Brosnan, Olivia Williams
Tür: Dram|Gizem|Gerilim
Yapım yılı: 2010
Süre: 128 dk.
Ülke: İngiltere
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 7.7/10
Çavlan'ın puanı: 8/10
Umut'un puanı: 7.5/10

Gölge yazar, başkaları için kitap, makale, biyografi, rapor gibi içerikleri hazırlayan, ancak ortaya çıkan çalışmanın altına imzasını atmayan kişi demek. Ortaya çıkan içerik bir başkasının adı altında basılır, gölge yazar da hizmetlerine karşılık bir miktar para alıp ortadan kaybolur. İşi tam da bu, yani para karşılığı (oto)biyografik romanlar yazmak olan gölge yazarımızın (Ewan McGregor), eski bir İngiliz Başbakanı olan Adam Lang'in (Pierce Brosnan) anılarını yazması için işe alınmasıyla başlıyor film. Kendisinden önce işe alınan yazar gizemli bir şekilde ölmüş. Gölge (diye bahsedeceğim ondan bundan sonra çünkü filmde bir adı yok, 'Ghost' diye geçiyor hep) Lang ile tanışıp biyografisine girişmek için Amerika'ya, Lang ve ailesinin kafa dinlediği ıssız bir adadaki evlerine gidiyor ve hepsi de bulunduğu odanın dışına çıkması yasak olan müsvedde tarafından güzelce sembolize edilen gizli adam kaçırmalar, alarmlar, şifreler ve güvenlik riskleriyle dolu paranoyak bir dünyaya adım atmış oluyor. Eski Başbakanın görevdeyken teröristlere işkence yapmak için Pakistan'a asker gönderdiğinin ortaya çıkması tam da bu zamana denk geliyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne göre, apaçık bir Tony Blair göndermesi olan Adam Lang bir savaş suçlusu artık. İşe bakın ki, ABD Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni tanımıyor. Gölge, biyografiyle ilgilenmeye çok fırsat bulamıyor doğal olarak, hatta yeni patronuna ve onun bir avuç destekçisine yardım etmek için bir basın bülteni bile hazırlıyor. Bu destekçilerin başında Lang'in politikadan belki de Lang'in kendisinden daha çok anlayan karısı (Olivia Williams) ve Lang'in asistanı -ve metresi- Amelia (Kim Catrall) var.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Twilight'tan Öğrendiklerim

  • Bir vampir ilk göz göze gelişinizde kusacakmışçasına yüzünü buruşturuyor ve ağzını kapıyorsa, bilin ki size aşık olmuştur.
  • Birkaç halüsinasyon görmek uğruna yaşamınızı tehlikeye atmak, eğer o halüsinasyonlar vampir sevgilinizi içerecekse son derece mantıklıdır.
  • Vampirlere güven olmaz. Ama vampir sevgilinize sonuna kadar güvenebilirsiniz, kokunuzun karnını acıktırdığını ve sürekli sizi öldürüp kanınızı içme arzusuyla savaştığını bildiğiniz halde.
  • İnsan kokunuzu kapatmanın yolu saçınızı açmaktan geçer.
  • Erkek arkadaşınızın geceleri gizlice evinize girip sizi uyurken seyretmesi -üstelik bunu daha siz tanışmadan önce yapmaya başlaması, hiçbir şekilde hastalıklı ya da sapıkça değil, tersine, şirindir.
  • Vampirler diğer vampirler ve kurtadamlar tarafından rahatlıkla öldürülebildikleri halde kendilerini öldüremez. Kendilerini öldürtmek istiyorlarsa, yapmaları gereken bir hayli karışık ve uzun bir işlemdir (başka bir ülkeye uçmak, orada tüm insanlara vampirlerin var olduğunu göstermek yani parıl parıl parlamak, bu arada insanların bunu bilmesini istemeyen vampirlerin gelip kendisini mahkemeye çıkartmalarını ve idam cezası vermelerini beklemek).
  • Sarımsak, haç, tahta kazık, bunlar vampirlere işlemez. Aynada gayet görünürler. Tabuta ihtiyaçları da yoktur. Vampirler asla uyumaz. Vampirler hızlı araba kullanmayı sever. Vampirler güneş ışığında yanmaz. Parlarlar.

20 Haziran 2010 Pazar

A Single Man

Yönetmen: Tom Ford
Yazar: Christopher Isherwood (roman), Tom Ford (senaryo)
Oyuncular: Colin Firth, Julianne Moore, Matthew Goode
Tür: Dram
Yapım yılı: 2009
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDB puanı: 7.8/10
Çavlan'ın puanı: 8/10
Umut'un puanı: 8/10

16 yıllık sevgilisi Jim'in (Matthew Goode, Watchmen'in Ozymandias'ı) bir araba kazasında yaşamını yitirmesi, edebiyat profesörü George'u (Firth) onarılamayacak ölçüde hasara uğratır. Uyanıp yataktan çıkmak bile fiziksel olarak acı verici gelmektedir ona artık. Sevgilisinin yasını açık açık bile tutamayan (film 60'lı yıllarda geçer, George da eşcinseldir) kahramanımız, Jim'in ölümünden sekiz ay sonra intihar etmeye karar verir. Bizim onunla tanıştığımız gün, hayatının son günü olmasını planladığı gündür işte. Bankadaki kasasını boşaltmış, sevdiklerine gerekli mektupları yazmış, silahı için kurşun almış, mutfak masasını baştan başa mal varlıklarını gösteren evrakla donatmıştır; yani her şeyi en ince detayına kadar planlamıştır. Sabah evinden çıkıp ders verdiği üniversiteye gider, planı, iş dönüşü kendini öldürmektir. Fakat birkaç şey bu planın kusursuzluğunu bozar gibi olur: Eski günleri yad etmek isteyen eski sevgilimsisi/en yakın arkadaşı Charley (Julianne Moore) ve profesörünün destek ihtiyacını hisseden gencecik 'güzel çocuk' Kenny (Nicholas Hoult, Skins'in Tony'si).

A Single Man'in yönetmeni Tom Ford, aslında çok ünlü bir moda tasarımcısı, bu da ilk filmi. Bilmeyenler için bile bunu duymak kimseyi şaşırtmaz sanırım, film stil içinde yüzüyor çünkü (stil doğru sözcük mü burada bilemiyorum, ama işte). Renklerin zenginliği ve kostümlerin lezizliği gözlerinizin bayram etmesine neden olacak. George'un eski yaşamına geri dönüşlerle, yeni yaşamı arasındaki renk kontrastı olağanüstü mesela. Ama A Single Man'in titiz, stilize edilmiş üslubu, en büyük meziyeti olduğu kadar, en büyük kusuru da olabilir. Herkes ve her şey biraz fazla çekici, fazla güzel, neredeyse kusursuz Ford'un yarattığı dünyada. Çok fazla yakın plan çekim, sanatsal olsun diye özenilmiş çok fazla sahne var.

2 Haziran 2010 Çarşamba

The Virgin Suicides

Yönetmen: Sofia Coppola
Yazar: Sofia Coppola (senaryo), Jeffrey Eugenides (roman)
Oyuncular: James Woods, Kathleen Turner, Kirsten Dunst, Josh Hartnett
Tür: Dram|Gizem
Yapım yılı: 1999
Süre: 97 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 7.2/10
Benim puanım: 7/10

Francis Ford Coppola'nın kızı Sofia Coppola'nın uzun metrajlı ilk filmi, (ki arkasından, tarafımdan küçük bir başyapıt kabul edilen Lost in Translation gelmişti) tuhaf, ürkütücü, esrarengiz bir havada ilerleyen, tüy gibi hafif bir film. Lisbon ailesi, yaşları 13 ile 17 arasında değişen beş kızkardeş, onların silik, biraz da pısırık, matematik öğretmeni babaları ve kafayı dinle sıyırmış katı annelerinden oluşuyor. The Virgin Suicides, Lisbon kızlarına kelimenin tam anlamıyla tapan komşu çocuklarının, olaylardan yirmi beş yıl sonra biraraya gelip intiharların (spoiler veriyor değilim, filmin adından anlaşılıyor zaten sonu) üzerindeki esrar perdesini kaldırmaya çalışmalarıyla ilgili. Onlar anlatırken biz de zamanda geriye gidiyoruz; her şey, en küçük kızkardeş Cecilia'nın intihar girişimiyle başlıyor.

Hem kızkardeşlerin, hem de komşu çocuklarının yitirdikleri masumiyet ve ergenliği, ekranda neredeyse cismanî şekilde görebilmek mümkün. Tıpkı kasabanın ağaçları gibi, yavaş yavaş ölmek üzere olan, dışarıdan bakınca normal, hoş görünen, ama içi çürümüş olan bir dünya da, kusursuz bir şekilde yansıtılmış. Coppola'nın gergin, tutucu banliyöleri aktarım şekli, orada yaşayan Rapunzel'ler yani Lisbon kızları sayesinde hem erotik, hem de egzotik bir hale bürünmüş. Üzgün, tasalı, ama aynı zamanda büyüleyici ve merak uyandırıcı kızlar bunlar; komşu çocukları tarafından tapınmanın ve anıların o erişilmeyen, akılla kavranılamayan sisli baloncuğunda hapsolmuşlar. Yönetmenin duyarlılığı, zekası ve narin tarzı, filmi kolayca anlamlandırmamızı engelliyor, biraz can sıkıcı bu, ama sonuçta intihar da (hem eden, hem de geride kalan için) can sıkıcı bir şey. Karakterlerinin hareketlerini daha iyi anlayabilmemiz için bizi onların kafalarının içine davet etmek yerine bunun tam tersini yapıyor Coppola, kamerayı araya mesafe koyan bir araç olarak kullanıyor ve bizi, her şeyi komşu çocukları gibi dışarıdan izlemeye zorluyor. Ve de tıpkı onlar gibi, biz de kardeşlerin yaşamlarına yayılmış olan klostrofobiyi asla tam anlamıyla idrak edemiyor, göremiyor, algılayamıyor -ama hissediyoruz.

18 Nisan 2010 Pazar

Celda 211 (Cell 211)

Yönetmen: Daniel Monzón
Yazar: Francisco Pérez Gandul (roman), Jorge Guerricaechevarría & Daniel Monzón (uyarlama)
Oyuncular: Luis Tosar, Alberto Ammann, Carlos Bardem
Tür: Aksiyon|Dram
Yapım yılı: 2009
Süre: 110 dk.
Ülke: İspanya
Dil: İspanyolca
IMDB puanı: 7.8/10
Çavlan'ın puanı: 4/5

Juan Oliver isimli kahramanımız, bir hapishanede gardiyan olarak işe başlayacaktır. İyi bir izlenim bırakmak istediği için işe başlaması gereken günden bir gün erken gider; böylece hem iş arkadaşlarıyla tanışmış, hem de hapishaneyi gezmiş olacaktır. İki gardiyan kendisine hapishaneyi gezdirirken, tavandan bir şeyin düşüp başına isabet etmesiyle bayılır kahramanımız. Meslektaşları, biraz uzanıp kendine gelebilmesi için, hemen yakınlarındaki 211 numaralı boş hücreye götürüp yatırırlar onu. Planları, Juan kendine geldikten sonra onu revire götürmektir. Ama tam o sırada hapishanede bir ayaklanma çıkar, iki gardiyan da kendilerini kurtarabilmek için kapılar kapanmadan çıkışa doğru bir koşu tutturur, Juan'ı boş hücrede bırakırlar.

Juan gözlerini açtığında, kendini hücrede tek başına bulur. Dışarıda kıyamet kopmaktadır. Bunun bir ayaklanma olduğunu ve eğer öldürülmek istemiyorsa tutuklu rolü yapmak zorunda kalacağını hemencecik kavrayan keskin zekalı kahramanımız, gardiyanlardan birinin kendisine verdiği bilgileri hatırlar ve ayakkabılarının bağcıklarını, kemerini, cüzdanını çıkarıp saklamaya koyulur. Artık parmaklıkların diğer tarafındadır ve "asıl ait olduğu taraf"a tek parça halinde geçmesi, çok düşük bir ihtimal gibi görünmektedir.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Kıskanmak

Yönetmen: Zeki Demirkubuz
Yazar: Nahit Sırrı Örik (roman), Zeki Demirkubuz (senaryo)
Oyuncular: Nergis Öztürk, Berrak Tüzünataç, Serhat Tutumluer
Tür: Dram
Yapım yılı: 2009
Ülke: Türkiye
Dil: Türkçe
IMDB puanı: 7.5/10
Çavlan'ın puanı: 2/5
Umut'un puanı: 0/5

Çavlan’a “festivalde Türk filmleri varsa bir de Türk filmi izlesek" deme gafletinde bulunan kişi ben olduğum için, bu filmin yazısını yazmak da bana kaldı.

Kıskanmak, bir kitap uyarlaması ve daha önce çektiği filmlerle belli bir hayran kitlesi oluşturmuş Zeki Demirkubuz tarafından yönetilmiş. Ben kitabı okumadığım gibi, yönetmenin diğer filmlerini de izlemedim, bu yüzden özellikle bu yönetmenin eski işlerini de göz önüne alarak kıyaslamalar veya derin sanatsal açılımlar okumak isteyenler, bu yazıdan bunları beklemesin. Ben sıradan bir seyirci olarak, sadece ekranda gördüğüm bir buçuk saatlik deneyim üzerine naçizane fikirlerimi sunacağım.

Filmin konusu 1930’larda geçiyor: Temel olarak bir güzel kız, onun kocası ve bu kocanın çirkin kız kardeşinin etrafında gelişen olaylar zincirini izliyoruz. Filme, o döneme ait bir baloyla giriş yapıyoruz: Atatürk’ün gönderdiği mesaj okunuyor ve ardından baloyu dolduran alafranga giyimli insanlar, sözüm ona şıklıklarıyla tezat bir şekilde detone olarak İstiklal Marşı’nı okuyorlar. Filmin en gerçekçi sahnesi bu diyebilirim çünkü dünya üzerinde şu ana kadar detone şekilde en çok icra edilmiş beste olan İstiklal Marşı’nın tanıdık çilesini bir kez de böyle görünce insan kendisini bildik sularda hissediyor.

10 Nisan 2010 Cumartesi

Les Herbes Folles (Wild Grass)

Yönetmen: Alain Resnais
Yazar: Christian Gailly (roman), Alex Reval (uyarlama)
Oyuncular: André Dussollier, Sabine Azéma, Emmanuelle Devos
Tür: Dram
Yapım yılı: 2009
Süre: 104 dk.
Ülke: Fransa
Dil: Fransızca
IMDB puanı: 6.8/10
Çavlan'ın puanı: 3/5

Bundan tam 50 yıl önce, Alain Resnais sesli sinema- nın ilk modern filmi kabul edilen Hiroshima Mon Amour'la tanıştırdı dünyayı. Bugün 88 yaşındaki yö- netmen son filmi Les Herbes Folles'te ilk kez bir ro- manı beyazperdeye uyarlıyor ve fena halde yanıl- mıyorsam, ilk kez bu kadar sürreal bir film çekiyor.

Les Herbes Folles, orta yaşlı (dense de 70 gösteriyor bence), evli bir adamın bir başka kadına karşı geliştirdiği saplantının beklenmedik ve son derece acayip sonuçlarıyla ilgili gibi görünüyor başta. André Dussollier'in (sesine Amelie'den -anlatıcıydı orada-, yüzüne A Very Long Engagement'tan aşina olduğumuz aktör) canlandırdığı Georges Palet, içinde para olmayan, ama bir sürü kart ve kimlik belgesiyle dolu bir cüzdan bulur bir gün. Cüzdanı uzun uzadıya inceledikten sonra, pilot brövesi sahibi, orta yaşlı, kırmızı kabarık saçlı, diş hekimi Marguerite (Sabine Azéma) hakkında kafasında fanteziler kurmaya başlar.

8 Nisan 2010 Perşembe

Svetat e Golyam i Spasenie Debne Otvsyakade (The World is Big and Salvation Lurks Around Corner)

Yönetmen: Stephan Komandarev
Yazar: Ilija Trojanow (roman), Stephan Komandarev (senaryo)
Oyuncular: Miki Manojlovic, Carlo Ljubek, Hristo Mutafchiev
Tür: Dram
Yapım yılı: 2008
Süre: 105 dk.
Ülke: Bulgaristan|Almanya|Slovenya|Macaristan
Dil: Bulgarca|Almanca|İtalyanca|Slovence
IMDB puanı: 8.5/10
Çavlan'ın puanı: 0/5
Umut'un puanı: 0/5

Balkan filmleri deyince benim gözümde canlanan sadece Kusturica filmleri açıkçası. Ama onları da çok sever, her birini en az iki kez izler, bağrıma basarım. Tam da bu nedenle akıllının biri çıkıp "Kusturica'nın yaptıkları da hep tutuyor, gel bu formülü biz de deneyelim, ama daha geniş kitlelere, kısaca salaklara da hitap etsin, batılıları büyüleriz bak bir tavla gösterdik mi, iki zar attık mı, oraya buraya kendini arayış saçmalıkları serpiştirdik mi, karizmatik görünen güçlü bir büyükbaba karakteri yarattık mı, bir de yol filmimsisi yaptık mı" dediğinde ve sadece bunun üzerine bir film çektiğinde, o film IMDb'de bin küsur kişi tarafından 10 üzerinden 8.5 gibi bir puanla ödüllendirildiğinde ve ben de, doğal olarak sadece o 8.5 bilgisiyle bu filme hem zamanımı, hem de paramı ayırıp bir heves izlemeye koyulduğumda, kendimi kandırılmış hissediyorum.

Mesela Gordos objektif bakan birisi için Svetat'tan (kısaltıp böyle bahsedeceğim) şüphe götürmez bir şekilde daha kötü bir film olabilir. Ama benim için değil, ben objektif bakamıyorum böyle durumlarda, ne demekse artık. Gordos bence gayet eğlencelidir ve onu şimdi Svetat'ı yapacağım gibi yerden yere vurmam. Zayıflıklarını ve güçlü yanlarını anlatırım, sonra veririm 5 üzerinden mis gibi bir 2.5/3 yıldız, otururum yerime. Ama Svetat, kendini feci ciddiye alışıyla, seyircinin zekasına hakaret eden senaryosuyla ve festivallerde kopardığı yaygarayla benden belki 1 puan alabilir, o da belki. Ama yok, Umut gayet kendinden emin 0 (yazıyla: sıfır) veriyormuş, ben de o kadar sinirliyim ki, sıfır veriyorum evet. En son kaç yıl önce bir filme "otur, sıfır!" dediğimi de hatırlamıyorum, o derece.

31 Mart 2010 Çarşamba

El Secreto De Sus Ojos

El Secreto De Sus Ojos (The Secret in Their Eyes)
Yönetmen: Juan José Campanella
Yazar: Juan José Campanella (senaryo), Eduardo Sacheri (roman)
Oyuncular: Ricardo Darín, Soledad Villamil, Pablo Rago, Guillermo Francella, Javier Godino
Tür: Suç|Dram|Gizem|Romantik|Gerilim
Yapım yılı: 2009
Süre: 127 dk.
Ülke: Arjantin|İspanya
Dil: İspanyolca
IMDB puanı: 8.4/10
Çavlan'ın puanı: 9.5/10
Umut'un puanı: 9/10

Önce kanınızı donduran, ardından gözlerinizi dolduran, sonra sizi gülme krizine sokan, sonra da tüylerinizi ürperterek şöyle iyice bir sarsan, bunların hepsini de 2 saatte yapmayı becerebilen bir filmle karşı karşıyayız, en iyi yabancı film Oscar'ıyla Goya'da en iyi film ödülünü kapmış bir film bu üstelik. Hollywood'a göndermeler yapan, ama bunu nanik (!) şeklinde gerçekleştirilen, aynı zamanda Güney Kore ve İngiliz sinemasına da minik selamlar çakan El Secreto De Sus Ojos, Eduardo Sacheri'nin romanından uyarlama. Yönetmen koltuğunda, senaryoyu da yazan Juan José Campanella var, ki kendisi House ve Law and Order dizilerinde yönetmenlik yapmış.

Benjamín Esposito (Ricardo Darín), elinde kağıt kalem, bir şeyler yazarken başlar El Secreto De Sus Ojos. Üç farklı sekans görürüz biz de daha ilk dakikalarda; bir tren garında giden trenin arkasından koşan bir kadın, kocasıyla kahvaltı eden, reçelini yerken gülen, yüzüne güneş ışığı vuran genç bir kız, ve aynı kız, tecavüze uğrarken. Çok geçmeden anlarız ki, bu gördüklerimiz, Benjamín'in kaleminden kağıda dökülen, sonra da yırtıp atılanlar. Yıl 1999. Şimdi hakim olmuş eski dostu Irene Menéndez Hastings'i (Soledad Villamil) ziyarete gider Benjamín, emekliliğin yaşamında açtığı boşluğu doldurabilmek için bir roman yazmaya başladığını söyler Irene'ye. Romanının 25 yıl önce, üzerinde birlikte çalıştıkları bir tecavüz ve cinayet davasıyla ilgili olduğu anlatınca, Irene'nin yüzü bulutlanır.

29 Mart 2010 Pazartesi

Shutter Island

Yönetmen: Martin Scorsese
Yazar: Laeta Kalogridis (senaryo), Dennis Lehane (roman)
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Mark Ruffalo, Ben Kingsley, Michelle Williams
Tür: Suç|Gizem|Gerilim
Yapım yılı: 2010
Süre: 138 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDB puanı: 8.1/10
Çavlan'ın puanı: 8/10
Umut'un puanı: 8.4/10

Pek çok film, son sahnelerinde izleyiciyi şaşırtabilme becerisiyle değerlendirilir oldu. İstediği kadar boşluklar olsun senaryoda, performanslar vasat, kurgu kusurlu olsun, eğer sonunda izleyiciyi şaşırtabilirse, filmdeki tüm sorunları unutup, filme ayılıp bayılmaya hazır günümüz seyircisi. Yapımcılar bunu seyirciye berbat filmleri sevdirmek için kullanmaya başladı, seyirci de twist'li sonları o kadar sevdi ki, her filmde bunu bekler oldu. Martin Scorsese'in son filmi olan Shutter Island'ın bu kadar yanlış anlaşılan bir film olmasının nedeni de bu bence. Sonunda büyük bir twist varmış gibi pazarlandı, izleyici devasa bir twist bekleyerek filmi izlemeye koyuldu. Oysa yok bir twist, öyle bir film değil bu! İyi anlatılmış, gerilimli bir hikaye sadece. Pek çok yerde nereye gittiğini sorguluyorsunuz evet, ama sinemaya az buçuk aşinaysanız, filmin sonunu ve aslında olmayan "twist"i, elbette ayrıntılarıyla değil ama kabataslak biçimde onuncu dakikada aklınızdan geçiriyorsunuz zaten, yönetmen böyle istiyor çünkü, yavaş yavaş açığa çıkan her şeyin ipuçlarını serpiştirmiş filmin bilumum yerlerine. Baştan aşağı mantıklı, Hitchcockvari bir gerilim filmi yani Shutter Island. Son sahnesine inanılır olmayan bir twist yerleştirip gerisini boşveren filmlerden çok uzak. Sizi ilk dakikalarından itibaren dehşet ve çaresizlik hissi üzerine kurulu güçlü atmosferinin içine sokan, zarif, çarpıcı, usta işi bir film.