Dünya Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dünya Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2015 Pazartesi

Kitap Günlüğü (Kısa Kısa #14)


Güngezgini, 256 sayfalık bir çizgi roman, bizde Çizgi Düşler'den çıkmış. Brezilyalı iki erkek kardeş yazar ve çizerleri. Kahramanımız Bras de Olivias Dominguez, ilk bölümde 32 yaşında, asıl tutkusu yazmak, ama henüz başarıyı yakalamamış, ünlü bir yazar olan babasının gölgesi altında eziliyor, para kazanmak için de bir gazetenin ölüm ilanlarını kaleme alıyor. Her bölüm, Bras'ın hayatından önemli bir günü anlatıyor ve her bölüm Bras'ın ölümüyle bitiyor. Bir sonraki bölümde bir bakıyoruz, on yıl geçmiş, Bras hayatta ve yaşamının başka bir kilit anında. Sonraki bölümde de çocukluğuna dönüyoruz mesela -zaman çizgisi düz şekilde ilerlemiyor. Ölümün hikayenin bu kadar merkezinde olması, hayatın da merkezinde olduğu için, belki onu kabullenmek yerine tüm hayatlarımızı yokmuş gibi davranarak geçirmeye çalıştığımız için. Güngezgini öyle aklımızı başımızdan alacak hikayeler anlatmıyor, ama hayatın çok içinden, çok gerçek öyküler anlatıyor, üstelik çizimler de harikulade.

4 Mayıs 2015 Pazartesi

Seraphina & Ritmatist

Üniversite yıllarından beri fantezi romanlarını okumayı bırakmıştım, nedenini ben de bilmiyorum. Yakın zamanda Çavlan’ın beni Buz ve Ateşin Şarkısı, Harry Potter ve Kralkatili Güncesi dünyalarına sokmasından sonra bu türü ne kadar özlediğimi farkettim.

İlk anlatacağım kitap olan Seraphina, ismini kitabın baş karakterinden alıyor: Kendisi müzik konusunda çok yetenekli olan, çalabildiği her enstrümanla dinleyeni duygu seline boğabilen ve bu genç yaşında (16) kraliyet müzisyeninin baş asistanı olabilmiş bir hanım kızımız, ki romanın geçtiği dünyada o yaşta böyle bir konumu elde etmek sık görülen bir şey değil.

Fakat Seraphina’nın omuzlarında ağırlığı taşıdığı bir sır, onu insanlara karşı temkinli yapmaya itmiş. Bu sırla ilgili olarak babasına zamanında verdiği sözden dolayı olabildiğince az dikkat çekmeye çalışıyor, içine ata ata patlama noktasına gelen duygularını açığa vurmaktan mümkün olduğunca kaçınıyor ve bu da bazen çevresinde soğuk biri olarak algılanmasına neden oluyor.

Gel gör ki, insanlar ve ejderhalar arasındaki barış antlaşmasının 40. yıl kutlamaları yaklaşmakta, kraliyet müzisyeni gut hastalığıyla mücadele ettiği için kutlamalar için yapılacak müzik ve gösteri düzenlemelerinin tüm yükü Seraphina’nın omuzlarına bindiği gibi, prens Rufus’un şüpheli bir şekilde ölmesiyle beraber etki alanı artan saray politikaları da onu saklandığı kabuktan dışarıya çıkmaya ve sırrıyla yüzleşmeye zorlamakta.

22 Ağustos 2013 Perşembe

Aynı Yıldızın Altında & Eğer Yaşarsam

Aynı Yıldızın Altında, 16 yaşındaki Hazel Grace Lancaster'ın bakış açısından kaleme alınmış. Hazel 4. evre tiroid kanseri. Teşhis edildiğinde kanser akciğerine metastaz yapmış bile, ama henüz deneme aşamasındaki mucizevi (cidden mucizevi, gerçek hayatta olmayan) bir ilaç sayesinde ciğerlerindeki tümörlerin büyümesi durdurulmuş. Durumu terminal, ama zamanı var ve her yere taşıdığı oksijen tüpü sayesinde günlük hayatını idame ettirebiliyor.

Hazel, zoraki katıldığı destek grubunun bir seansında, bir bacağını kemik kanserine kurban vermiş Augustus Waters'la tanışıyor. Ve evet, bu iki kanserli ergen birbirine aşık oluyor ve birlikte maceralara yelken açıyorlar, falan filan. Buraya kadar kulağa şu okuyucusunu ağlatmaya bayılan, gereksiz yere içinize bir ağırlık oturtan duygu sömürüsü dolu bir roman gibi gelmiş olabilir. Ama öyle değil. Çok çok farklı hatta. Ben mesela bu kitabı ilk kez kanser tedavisi gören babamın yanında hastanede kalırken okumuştum. Mazoşist olduğumdan değil, sadece başladıktan sonra bırakamamıştım ve kahramanlarının akıbeti düşünülecek olursa çok tuhaf ama, bana bir nevi umut veren bir kitap olmuştu Aynı Yıldızın Altında. (Aylar sonra Türkçeye çevirilince tekrar okudum ve hemen hemen aynı şeyleri tekrar hissedebildiğime şaşırdım.) Tipik trajik kanser romanlarına hiç mi hiç benzemiyor ve son tahlilde kanser hakkında bir kitap değil, ölüm hakkında da değil. Evet bu iki temaya da bolca rastlamak mümkün, ama karakterler kadar önemli değiller. Ve karakterler de, uzun süre aklınızdan çıkmayacak kadar "canlı" ve muhteşem karakterler. Ağlatmadığını söyleyemeyeceğim, ama ağlatırken aynı anda deli gibi güldürebilen (ve etrafınızdakilerin size garip garip bakmasına neden olan) ender kitaplardan olduğu da bir gerçek. Bir ilkgençlik romanı olmasına rağmen, bir yetişkin olan bendenizi fena etkilemiş bir kitap ayrıca.

4 Mart 2013 Pazartesi

Güvenli Yerlere Çıkan Yollar

Zihnimizin sahip olduğu en büyük beceri belki de acıyla başa çıkmak. Klasik yaklaşım bize herkesin ihtiyacı doğrultusunda geçtiği dört kapı olduğunu gösterir.

Birinci kapı uykudur. Uyku bize dünyadan ve onu dolduran tüm acılardan kaçabileceğimiz bir sığınak sağlar. Bir insan ağır yaralandığı zaman genellikle kendinden geçer. Aynı şekilde travmatik haberler alan birinin bayıldığı olur. Zihin ilk kapıdan işte böyle geçerek kendini acıdan korur.

İkinci kapı unutmaktır. Bazı yaralar kısa zamanda kapanamayacak, hatta belki de asla iyileşemeyecek kadar derindir. Ayrıca bazı anılar o kadar azap vericidir ki, onlara alışmak mümkün değildir. "Zaman tüm yaraları iyileştirir" sözü yanlıştır. Zaman çoğu yarayı iyileştirir. Geri kalanlar bu kapının ardında saklıdır.

Üçüncü kapı deliliktir. Bazen insanın aklı öyle bir darbe alır ki kendini delilikte saklar. Bu ilk bakışta faydalı gözükmese bile öyledir. Gerçekliğin acıdan başka bir şey getirmediği zamanlar vardır ve bu acılardan sakınmak için zihnin gerçekliği geride bırakması gerekebilir.

Dördüncü kapı ölümdür. Son sığınak. Öldükten sonra bizi hiçbir şey incitemez. Ya da en azından bize öyle söylenir.

(Rüzgârın Adı, s. 145)

23 Kasım 2012 Cuma

Kısa Kısa #11 (Kitap Fuarı Özel)

İlk defa okuduğum değil de okuyacağım kitaplar hakkında bir yazı yazacağım burada, nasıl olacak acaba? Bunlar Tüyap'tan aldığım ve önümüzdeki haftalarda büyük bir hevesle okuyacağım kitaplar oluyor -bu arada fuara son gelişimiz birkaç sene önceydi ve Umut orada karşılaştığı çileli müşteriler üzerine şu linkte bir hayli eğitici ve güldürücü bir yazı yazmış idi. Onu geçemeyeceğimi bildiğimden, kendi yazımı minik kitap tanıtımlarıyla sınırlı tutmaya karar verdim. Bir de çocuk kitapları yayımlayan dini yayınevlerinin ne kadar ama ne kadar artmış olduğuna ve hafta içi fuara sınıflarını olduğu gibi gönderen okullar sayesinde Tüyap'ın çığlıklarla dolu adım atılmaz bir çocuk bahçesine döndüğüne dair gözlemimi sıkıştırayım araya.  Sevgili Judy'nin yöntemini izleyerek (zaten bu yazıya da ondan özendim) aldığım kitapları yayınevlerine göre grupluyorum. Kitapların adlarına tıklayınca, yayınevinin web sitesine, ilgili kitabın sayfasına gidiliyor. Buyrunuz, iş bu seneki fuarın ganimetleri:

YKY

9 Ağustos 2012 Perşembe

Fifty Shades of Grey

Fifty Shades of Grey, İngiliz yazar EL James'in New York Times çok satanlar listesine giren, bizde de şu ara Pegasus'un yayına hazırladığı "yetişkin" temalı -erotik demek oluyor bu sanırım- romanı. Hikaye önce Twilight fan fiction'ı olarak başlamış, açık saçıklığından dolayı tepki görünce de, Master of the Universe/Evrenin Hakimi adı altında James'in web sitesinde, tefrikalar halinde yayınlanmış. Karakterler orijinallermiş gibi isim değiştirmişler, Edward Cullen Christian Grey, Isabella Swan da Anastasia Steele olmuş. (Nedir bu mommy-porncuların tuhaf, uzun, prensesvari eski moda ve saçma isimlerle alıp veremediği merak ediyorum. Bu arada Christian Grey ismiyle de, Secretary'nin E. Edward Grey'ine selam göndermiş yazar sanırım. Neyse.) Hikaye çok ilgi görünce de James bir yayıneviyle anlaşmış, bölümleri sitesinden kaldırmış ve kitaplar Fifty Shades ismiyle bir üçleme olarak basılmış. Bu yazıda bahsedeceğim ilk kitap, Fifty Shades of Grey. Ancak ilk birkaç bölümünü okumaya dayanabildiğim ikinci kitabın adı Fifty Shades Darker, üçüncü ve son kitap da Fifty Shades Freed.

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Film/Kitap Günlüğü (Kısa Kısa #9)

(Ne Le Dis A Personne, Another Earth, A Dangerous Method, Ils, Karanlık Fotoğraf, Bayan Kimble, Zaman Çarkı, Mektup Aşkları)


16 Aralık 2011 Cuma

Kitap Günlüğü (Kısa Kısa #3)

(Oda, Telekız, Her Kadın Bir Rus Şaire Aşık Olur, Erken Kaybedenler, Herkes Herkesle Dostmuş Gibi, Veciz Sözler, Bizim Büyük Çaresizliğimiz, Sinek Isırıklarının Müellifi)


29 Ekim 2011 Cumartesi

Şahane Hatalar

Macera Tüneli serisini hatırlayan var mı? Benim çocukken en sevdiğim kitaplardandı, orijinal adı Choose your own adventure (kendi maceranı kendin yarat) olan serinin hikayeleri düz bir çizgide ilerlemez, bölümlerin sonunda önümüze yol ayrımları sürerdi; "Eğer kasabaya geri dönecekseniz sayfa 13'e, yarım saat daha etrafı kolaçan edecekseniz 47'ye geçin" gibi. Kararları okuyucu, yani biz verirdik ve serüvenimizin sonu buna göre biçimlenirdi - her kitabın en az 20 sonu olurdu. Geçen hafta kendi maceranı kendin yarat kitaplarının yetişkinler için olanını keşfedince çok sevindim çünkü süper çerez-eğlencelik görevi gören, üstelik çok kısa aralıklarla elinize alıp bırakabileceğiniz bir türe giriyor Şahane Hatalar. Konusuysa bir hayli ilginç: Hayat.

Birkaç yıl önce internette gezinirken Alter Ego isminde text-based ve online bir browser oyununa rastlamıştım. Tagline'ı "Ya hayatınızı tekrar yaşama şansınız olsaydı?" olan oyun "İşler birazcık farklı gitseydi yaşamınız nasıl olurdu diye merak ettiniz mi hiç?" sorusuyla açılıyor, bir dizi soru sorarak ilerliyordu - hem de sorular, daha annenizin karnında bir cenin olduğunuz zamandan başlıyordu. Verdiğiniz yanıtlar da siz çok da farkına varmadan karakterinizi ve yaşayacaklarınızı belirliyordu. İşte Şahane Hatalar, bildiğimiz Macera Tüneli kitaplarını alıp Alter Ego'yla birleştiriyor ve ortaya okuma şeklinize bağlı olarak 6 saatte de, 15 dakikada da bitirebileceğiniz 600+ sayfalık bir kitap çıkarıyor. Üstelik -kapağında yazdığı gibi "sayısız" ya da basında geçtiği gibi 150 olmasa da- tam 96 farklı sonu var (evet, üşenmedim saydım).

11 Ekim 2011 Salı

ON8 Kitapları

ON8, çocuk kitapları yayınlayan Günışığı Kitaplığı'nın yeni markası olarak geçen ay 3 kitapla birlikte yayın hayatına başladı. Yurtdışında Young Adult (Türkçeye birebir çevirince "genç yetişkin" oluyor ama bana çok anlamlı gelmiyor, o yüzden "ilkgençlik" diyorum) olarak adlandırılan alanda kitaplar yayınlamak üzerine kurulan ON8, bana göre çok güzel bir iş yapıyor çünkü Türkiye'de ilkgençlik kitapları ne yazılıyor, ne de dünya edebiyatından örnekleri çevriliyor -her yere yayılmış olan o korkunç romantik vampir kitaplarını saymazsak elbet, ki saymayalım.

Kırmızı Başlıklı Kız Ağlıyor (Beate Teresa Hanika)
Ensesti, çocuk istismarını ve cinsel tacizi merkeze alan roman, 13 yaşındaki Malvina'nın ağzından yazılmış. Arka planda kendini çok da belli etmeden ilk aşkını yaşıyor Malvina, ama bu ilk aşk büyükbabanın tacizinin gölgesinde kalıyor. Malvina ne kadar konuşmak istese de asla bağıramıyor, kısık sesini de kimse duymuyor ya da duymayı "seçmiyor", ne Malvina'yı her gün büyükbabasını ziyaret etmek zorunda bırakan babası, ne ilgisiz annesi, ne güya iyi anlaştığı ağabeyi, ne de -ölüp gitmeden- torununu pek bir sever görünen babaannesi. Malvina'nın yaşadıklarından utanç duymamayı ve yüksek sesle bağırmayı öğrenmesi çok zaman alıyor, ama nihayet bağırdığında ablası, erkek arkadaşı, en yakın arkadaşı ve dedesinin göçmen komşusu sesini duyuyor. Duyacak birileri mutlaka oluyor.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Film/Kitap Günlüğü (Kısa Kısa #2)

(Sağırlık, Don't Worry I'm Fine ve Source Code)

Sağırlık [Samedi the Deafness]
(Jesse Ball, Everest Yayınları, Haziran 2011, 334 sayfa)
Sağırlık, Amerikan edebiyatının son yıllarda parlayan şair/romancılarından biri olan Jesse Ball'un Türkçeye çevrilen ilk kitabı. Romanın geçtiği dünyada işleri "hatırlayıcı"lık olan insanlar var - örneğin kahramanımız James fotografik hafızaya sahiptir ve hayatını, ne yaptığı açık olmayan bir şirketin istediği dökümanları ezberleyerek kazanır. Arkadaşı ya da ailesi yoktur, aslında işinin de olduğu çok kesin değildir. Bir pazar sabahı parkta yerde yatan, yaralı bir adama rastlar. Göğsünden bıçaklanmış ve son nefeslerini vermektedir bu adam, yine de son anlarını James'e çok gizli, çok büyük bir komplodan kısaca bahsetmek, James'in onları durdurması gerektiğini söylemek için harcar ve birkaç isim verir. Aynı gün Beyaz Saray'ın önünde bir dizi intihar eylemi gerçekleşmeye başlamıştır. İntihar edenler bir örgütün canlı bombaları olabilecek profile pek uymaz; suya sabuna dokunmadan yaşayıp giden, orta yaşlı, eğitimli akademisyen ya da bilim adamlarıdır ve üzerlerinde, içeriğinde birkaç gün sonra gerçekleşecek büyük bir cezadan bahseden Samedi tarafından imzalanmış notlar taşırlar. Samedi, parkta ölen adamın James'e verdiği isimle aynıdır. Kahramanımız hiçbir şey yapmadan duramaz ve bildiği birkaç ismin üzerine giderek olayları araştırmaya başlar, fakat karşı taraf da James'in rahat durmamasından memnun olmaz. Önce onu bu işin peşini bırakması için üstü kapalı bir şekilde uyaracak esrarengiz bir kız salarlar üstüne, bu yetmeyince de onu kaçırıp kronik yalancıların tedavi edildiği bir nevi rehabilitasyon merkezine; bir Hakikathane'ye kapatırlar.

26 Temmuz 2011 Salı

Vincent Spinetti'nin Tuhaf Kariyeri

Çok zengin, çok güçlü bir medya patronu olan Lipowitz, kansere yakalandığını öğrendikten sonra belki geride daha iyi bir dünya bırakabilmek için, belki de yıllardır halkı aptal yerine koyduğu için ölüm korkusuyla vicdan azabı çekmeye başladığından kolları sıvamaya, facia durumda olan eğlence sektörünü adam etmek, gerçek yaratıcılığı her çeşit sanat dalında geri getirmek için New Renaissance (Yeni Rönesans) isimli bir akademi kurmaya karar verir. Bir grup ilkokul çağındaki genç yaratıcı dahi, okulda yatılı okumaya başlayacak, dış dünyadan ve vahşi kapitalizmin kokuşmuş değerlerinden mümkün olduğunca uzak ve izole biçimde yetenekli oldukları sanat dalında eğitim alacaklardır, ancak Lipowitz'in planı bundan ibaret değildir.

Acının ilhamı, yaratıcılığı beslediğini, konforun, sevginin, eğlencenin, özetle mutluluğun ise körelttiğini düşünen Lipowitz'in ayrı bir projesi daha vardır: Okulunda eğitim vermeye başladığı ve resim, müzik veya yazı alanlarında sıradışı yeteneklere sahip olduklarını düşündüğü 457 öğrencinin arasından özenle seçilmiş birine tüm çocukluğu, ilkgençliği, gençliği ve hatta yetişkinliği boyunca ona atadığı menajer sayesinde zihinsel acılar ve travmalar yaşatacak, böylece sanatının beslenmesini, gelişmesini sağlayacak ve çağımızın en büyük sanatçısını ortaya çıkaracaktır.

28 Haziran 2011 Salı

On Bir

Londra'da yerel bir radyoda gece geç saatlerde yayınlanan bir radyo programı sunan, bu programda telefonla arayan dinleyicilerin sorunlarını, korkularını ve pişmanlıklarını dinleyip onlara akıl veren Xavier, aslında birkaç yıl önce pılını pırtını toplayıp İngiltere'ye gelmiş bir Avustralyalı. Sadece arkadaşlarını ve ailesini değil, ismini de arkasında bırakan Xavier (ya da Chris), romanın ikinci yarısından önce öğrenemeyeceğimiz bir olaydan sonra yeni bir başlangıca ihtiyacı olduğunu düşünmüş ve mahkemeye başvurarak başharflerini pek sevdiği Xavier Ireland ismini almış. Her türlü yakınlaşmadan uzak bir yaşam süren dertli ve gizemli kahramanımız, hayatına Pippa isimli geveze bir temizlikçi kızın girmesiyle yıllardır aksatmadan uyduğu 'hiçbir şeye müdahele etme' kuralını boşlamaya başlıyor, ama geç kalmış olabilir mi acaba? Bir gün sokakta büyük çocukların zorbalık ettiği küçük bir çocuk gören, başta yarım ağızla müdahele etmeye çalışan ama yarı yaşındaki çete üyesi tipli çocuklardan tırsınca diğer çocuğu kurtarmadan çekip giden Xavier'nin bu hareketinin sonuçları bir şekilde dönüp dolaşıp onu bulacak olabilir mi? O karlı günde tanık olduğu olaya müdahele etmemeyi seçmesinin -romana da adını veren- 11 yabancı insanın hayatı üzerinde ilginç etkileri olacağını, Xavier'nin sadece seçimlerinin değil seçmediklerinin de nelere yol açabileceğini anlatıyor On Bir.

Bu konsept yani Xavier'nin minik bir kararının -daha doğrusu karar eksikliğinin- alakasız insanların yaşamını derinden sarsacak değişikliklere neden olacak bir sonuçlar zinciri başlatması bana çok ilgi çekici geldi, üstelik yazar başka ellerde son derece önceden kestirilebilir biçimde ilerleyecek ve yer yer zorlama görünebilecek bu konuyu çok iyi işlemiş. Ortada on bir hayat, tek bir an ve o andaki tek bir karardan doğan sonsuz sonuç var, Xavier de bu bir şekilde kesişen yaşamların tümünün tam kalbinde duruyor. İngiltere’nin yeni dönem komedyenlerinden biri olan Mark Watson, son derece karmaşık olabilecek bu hikayeyi ilmik ilmik örerek ve akıcı bir dille anlatarak, okuyucunun elinden bitirmeden bırakamayacağı sürükleyicilikte bir kitap yazmış.

6 Mayıs 2011 Cuma

Suç

Ferdinand von Schirach, Berlin'de yaşayan bir ceza avukatı. Kitabın önsözünde, savunmasını yaptığı insanların, "katillerin, torbacıların, banka soyguncularının ve fahişelerin" hikayelerini yazdığını söyüyor. "Hepsinin kendi hikayesi var ve onlar bizden çok da farklı değil. Ömrümüz boyunca incecik bir buz tabakasının üzerinde dans ediyoruz, buzun altı soğuk ve insan çabucak ölüyor. Buz bazılarını taşımıyor, onlar suyun içine düşüyor. Benim ilgimi çeken tam da bu an. Şanslıysak, buz kırılmıyor ve biz dans etmeye devam ediyoruz. Şanslıysak." (Önsözden)

Kimlerin avukatlığını üstlenmemiş ki von Schirach: Hayatının son 23 yılını aynı arkeoloji müzesinin aynı odacığında geçiren, dışarıdan son derece alelade görünse de yıllardır sokaktaki insanların ayaklarına sarı raptiyeler batırıp bu anları fotoğraflamak gibi pek de alelade olmayan bir hobiye sahip müze bekçisi; fahişelik yapmak zorunda kalan Doğu Avrupalı bir kadınla birlikte olurken kalp krizi geçirerek ölen müşterisinin cesedini birlikte yaşadıkları evde bulan ve sevgilisinin başının derde girmemesi için cesedi parçalara ayırıp gömen erkek arkadaş; hem kısa, hem uzun süreli belleğini yitiren, sadece hayatının son on dakikasında olanları hatırlayan ve kendisine kardeşi gibi değil, tanımadığı güzel bir kadın gibi bakan ağabeyini, onu serbest bırakmak için zehirleyerek öldüren genç bir çellist kadın; metroda kendisine nedensizce saldıran iki neo-naziyi çıplak elleriyle, hiçbir silah kullanmadan büyük bir soğukkanlılıkla öldüren, gözaltına alındıktan sonra olay hakkında konuşmayı da, kimliğini açıklamayı da reddeden gizemli adam; kızarkadaşıyla yatakta keyifli keyifli uzanırken birden onu sırtından bıçaklayan, bunu da avukatımıza sonradan "onu o kadar çok seviyordum, sırtı da o kadar lezzetli görünüyordu ki, yemek istedim" diye açıklayan üniversite öğrencisi; bir gün kendini kaybedip, yaşamı boyunca kendisini ezmiş karısının kafasını koparan yaşlı, emekli, herkes tarafından sevilen sessiz sakin bir doktor ve daha kimler kimler...

22 Mart 2011 Salı

Yeni Başlayanlar için Neil Gaiman


Modern fantastik edebiyatta şimdiden kült olmuş roman ve çizgiromanların yazarı Neil Gaiman, bana göre bir hayalgücü dehası. Bu yazıda da, yeni başlayanlar için Gaiman'a hoş bir giriş olabilecek birkaç kitabının kısa tanıtımlarını bulacaksınız. Sadece yeni başlayanlar için, çünkü daha okumadığım çok kitabı var. Efsanevi çizgiroman serisi Sandman'i bile bilmeyen biri olarak bu konuda gayet ezik bir durumda olduğumu saklamayacağım :) Umut'taki ciltlerden Türkçesini okumayı denedim ama şaka gibi çevirisi ve bir ilkokul öğrencisinden bile beklenmeyecek cümle düşüklükleri ile yazım yanlışları nedeniyle hiçbir şey anlamadığımı fark edince pes edip bıraktım. Ama bir gün orijinalini bulacağıma dair inancım ve umudum tam.

Kimdir bu adam derseniz şu linkten ayrıntılı bilgi edinebilirsiniz. Ayrıca web sitesi, blogu ve twitter'ı da var.

Mezarlık Kitabı (The Graveyard Book)
Jack denen adam, bir gece sıradan görünen bir eve girer ve anneyi, babayı ve büyük çocuğu, belirsiz bir nedenden hunharca katleder. Sıra ailenin küçük çocuğuna, o sırada henüz bir bebek olan oğlana geldiğinde, bebeğin emekleyerek evden çıkıp gitmiş olduğunu görür ve peşine düşer. Okuyucu da bu noktada, bu bebeğin Jack denen adam için daha bir önemli olduğunu, hatta sanki her şeyin, asıl onun ölmesi için düzenlenmiş olduğunu anlar. Küçük oğlan evlerinin yakınında bulunan, doğal koruma alanı haline getirilmiş eski mezarlığa sığınır, onun peşindeki belayı gören mezarlık sakinleri (yani ölüler) de, biraz da kır atlı hanımın (ölüm meleği olur kendisi) yönlendirmesiyle onu açık kollarla karşılarlar. Küçük kahramanımızı birkaç yüzyıl önce ölmüş olan Bay ve Bayan Owens evlat edinir ve ona Nobody -Bod- Owens ismini verirler. Yüce Koruyucular'ın bir üyesi, ne canlıların, ne de ölülerin dünyasına ait olan gizemli Silas da, Bod'un koruyucusu olarak atanır. Kahramanımızın mezarlıktaki yaşamı böylece başlamış olur.

9 Mart 2011 Çarşamba

Harry Potter ve Ölüm Yadigarları

Harry, Ron ve Hermione'nin Voldemort'un ruhunu parçalara bölerek içlerine yerleştirdiği hortkulukları bulup yok ederek yenmeye çalıştıkları bu son kitapta üçlümüz, sürekli enselerinde hissettikleri Voldemort'tan, Ölüm Yiyenlerden, Kapkaçırcılardan ve Bakanlık'tan da kaçmak zorundalar.

Voldemort'un müritleri Ruh Emicilerin kontrolünde olan Azkaban'dan salınmış ve Ruh Emicilerle birlikte Voldemort'un saflarına katılmış durumda. Artık Ölüm Yiyenler tarafından yönetilen Sihir Bakanlığı, Muggle doğumlu büyücülere karşı Nazi Almanya'sını hatırlatan bir kampanya başlatmış, etrafa "Bulanıklar ve Huzurlu Bir Safkan Toplum İçin Oluşturukları Tehlikeler" gibi başlıklara sahip kitapçıklar dağıtmakta, Harry de "Bir Numaralı Sakıncalı" ilan edilmiş ve başına 2 bin galleon ödül konmuş. Önceki kitapların tümünden daha karanlık bir atmosfere sahip Ölüm Yadigarları, üstelik sadece Voldemort ve yeni faşizan düzeni nedeniyle de değil: Üçlümüz Hogwarts'a dönmediği için. Şimdiye dek bütün kitaplar Harry ve arkadaşlarının Hogwarts'taki bir sömestrini anlatırken, Ölüm Yadigarları son bölümleri hariç Hogwarts dışında geçiyor; son sınıfı okumak için okula dönmüyor üçlümüz, yapmaları gereken çok daha önemli işleri var (ki zaten dönseler de hemen öldürülürler muhtemelen).

7 Mart 2011 Pazartesi

Harry Potter ve Melez Prens

Harry Potter yazıları -özellikle blogger'ın sansürlenmesi üzerine sitenin trafiğinin büyük kısmını yitirince- pek içimden gelmez oldu, ama yazı serisini öyle ya da böyle tamamlamadığım sürece iç huzuru bulamayacağım (!) da bir gerçek, bu yüzden son iki kitabı bu hafta yazayım bitsin diyorum. (Önceki yazılara göre biraz kısa ve baştan savma gelebilir, uyarmış olayım.)

Harry'nin Hogwarts'taki altıncı yılına odaklanan Melez Prens, bir önceki kitaba göre çok daha aydınlık bir atmosferde geçiyor. Bakanlık ve büyücü dünyası artık Voldy'nin döndüğünü -el mahkum- kabul ediyor, Bakanlık Zümrüdüanka'daki gibi Hogwarts'a müdahele edemiyor ve hiçkimse de Harry'e çatlak muamelesi yapmıyor. Tersine, hemen herkes onun seçilmiş kişi olduğuna inanıyor gibi. Tüm bunlar, Harry'nin etrafındaki herkese sürekli bağırıp çağırmasıyla kendini gösteren "ergenlik bunalımı"nın geçip gitmesiyle birleştiğinde, Melez Prens'teki Harry çok daha sevilesi bir karakter, kitap da çok daha aydınlık oluyor. Elbette Sirius'un ölümü Harry'i çok sarsmış, ama biraz büyümesine de neden olmuş sanki.

Quidditch takım kaptanı olan, Voldemort'tan defalarca kaçmasına artık herkesin inanması sonucu etrafında kendisine hayran bir sürü kız bulan, üstelik bu sömestr Dumby ile birlikte Voldy'nin geçmişine doğru özel yolculuklara çıkacak olmanın heyecanıyla yerinde duramayan Harry'yi, belki Snape'in Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersinin hocalığına getirilmiş olması biraz etkiliyor, biraz da Malfoy'un feci derecede kuşku uyandırıcı davranışları. Şimdi hapiste olan Lucius Malfoy'un Ölüm Yiyen'lerin çemberindeki eski yerini -reşit bile olmayan- oğlunun aldığına inanan Harry, Hermione ve Ron'un onu aksine ikna etme yönündeki çabalarına rağmen kafasını Malfoy'un ne yaptığıyla ve Çapulcu haritasında görünmediği zamanlar nereye gittiğiyle bozuyor.

3 Şubat 2011 Perşembe

Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı

Harry Potter Dursley'lerde uzun, sıcak ve sıkıcı bir yaz geçirmektedir. Onu farklı kılan tek şey, Ron ve Hermione'nin mektuplarının Voldemort'un dönüşüne dair doğru dürüst bilgi içermemesinin ve her yerini saran dışarıda bırakılmışlık hissinin merkezde olduğu öfke ve depresyonudur. (Harry ergenliğini, en çok bu kitapta yaşar.) Gelgelelim, iki tane Ruh Emici Muggle ve banliyö cenneti Little Whinging'in güneşli sokaklarında boy gösterip de kendisine ve kuzeni Dudley'e saldırdığında, öfkesini ve depresyonunu -el mahkum- bir kenara koyup, Ruh Emici'leri uzaklaştırmak için büyü yapar. Çok geçmeden, Bakanlık'tan, küçük yaşta büyü kullanımından dolayı bir disiplin duruşmasına çıkması gerektiğine dair bir baykuş alır; Hogwarts'tan atılıp atılmayacağı bu duruşmanın sonucunda belli olacaktır.

Paçayı zar zor kurtarıp okula dönen Harry, işleri bıraktığından çok farklı bulur: Hagrid belli ki devlerle ilgili olan görevinden hâlâ dönmemiştir ve kimse nerede olduğunu bilmemektedir; Dumbledore sanki Harry'yle yalnız kalmak istemiyor, mecburen karşılaştıklarında da gözlerine bakmayı reddediyor gibidir; yaz boyunca Bakanlık'ın ve kontrol ettiği büyücü basınının Voldy'nin dönüşünün yalan olduğu, Harry'yle Dumbledore'un da yalancı olduğu yönündeki yayınlarına boğulmuş olan öğrencilerin büyük kısmı Harry'ye inanmamakta ve ona düpedüz keçileri kaçırmış muamelesi yapmaktadır; Harry okul arazisinde Ron'la Hermione'nin göremediği etsiz atlar görmektedir ve bütün bunlar yetmezmiş gibi, yeni Karanlık Sanatlara Karşı Savunma öğretmenleri, Bakanlık'ın Dumbledore yönetimi altındaki Hogwarts'a müdahele etme çabasının bir sonucu olarak Yüksek Müfettiş ünvanını da taşıyan, Harry'ye kendi kanıyla ödevler yazdıran, o kanayan ellerden de Quidditch ve Sirius'la haberleşme imkanı gibi Harry'nin Hogwarts'ta en sevdiği şeyleri alan, dehşet verici bir kadındır. Bu yıl Harry için pek kolay geçmeyecek gibidir.

31 Ocak 2011 Pazartesi

Harry Potter ve Ateş Kadehi

Yaz tatilinin ortalarında, tatilin geri kalanını Weasley'lerle geçirme şansı geçer Harry'nin eline. Üstelik Ron'un babası Arthur Weasley, Bakanlık'taki bağlantıları sayesinde, Quidditch Dünya Kupası'nın finali için sürüyle bilet bulmuştur, hem de locadan. Harry şansına inanamaz; hem Dursley'lerden her zamankinden birkaç hafta daha erken kurtulacak ve Hogwarts'a dönmeden önceki günlerini kendini evinde hissettiği, sımsıcak Kovuk'ta arkadaşlarıyla geçirecek, hem de hayatında görmediği kadar çok büyücüyü birarada görecek ve deli gibi sevdiği bir sporun profesyonel biçimde oynandığını izleyerek ömrü boyunca hayalini kurmaya dahi cesaret edemediği bir etkinliğe tanık olacaktır. Ancak elbette işler bu kadar pürüzsüz gitmez. Final maçının oynanıp bittiği gece, bizimkiler çadırlarındayken, kendilerine Ölüm Yiyen diyen bir grup yani Voldemort'un eski müritleri toplanıp küçük bir gösteri yapar, sadece kamp bekçisi Muggle ve karısına değil, diğer büyücülere de terör estirirler. İşler, içlerinden biri gökyüzüne Karanlık İşaret'i gönderince daha da karışır.

Harry, Ron ve Hermione birkaç hafta sonra Hogwarts'a döndüklerinde, bu sömestr okulun Üçbüyücü Turnuvası'na ev sahipliği yapacağını öğrenirler. Bu, büyü dünyasının içinde büyümüş öğrenciler için çok büyük bir haberdir, çünkü pek meşhur olan Üçbüyücü Turnuvası uzun yıllar boyunca her sene yapılarak bir geleneğe dönüşmüş, fakat katılan öğrencilerin kazara ölümleri iyice artınca, süresiz olarak durdurulmuştur. Üç okul arasında düzenlenen, her okuldan birer öğrencinin katıldığı ve bu öğrencilerin tüm sömestre yayılan çok tehlikeli ve zor görevleri atlatmaya çalıştığı turnuva, galibine ömür boyu sürecek bir ün ve bin galleon'luk altın ödül kazandırmaktadır. Şimdi, Bakanlık'ın aldığı yeni önlemler ve yeni getirilen yaş sınırlamasının ışığında kimsenin ölmeyeceğinden hemen hemen emin olan Üçbüyücü komitesi, yeni bir Üçbüyücü Turnuvası düzenlenmekte, bunu da Hogwarts'ta yapmaktadır. Üç okulun birer şampiyonla katılacağı turnuvada yarışacak okullar elbette Hogwarts, nerede olduğunu düşmanları ele geçiremesin diye saklayan, Karanlık Sanatlara Karşı Savunma'dan çok Karanlık Sanatlar'ın bizzat kendisini öğrettiği rivayet edilen ve Bulgarca konuşan öğrencileri nedeniyle Bulgaristan civarında (!) olduğu tahmin edilen Durmstrang, ve boyu posu Hagrid'le yarışır bir kadın müdüre sahip, Fransa'da konumlanmış pek zarif bir büyücülük okul olan Beauxbatons'dur.

20 Ocak 2011 Perşembe

Sunset Park


Hasara uğramış bir grup yaralı karakterin ekonomik krizi atlatmaya çalışmalarını, kimlik arayışları, varoluşsal kaygılar ve evle aile kavramlarını irdelemek için bir yöntem olarak kullanıyor son romanında Auster. Önceden de başvurduğu tekniklerden biri olan farklı anlatıcılar, farklı bakış açıları yoluyla yapıyor bunu.

Sunset Park Miles Heller karakterinin etrafında şekilleniyor, Miles roman başladığında Florida'da, bir nevi gönüllü sürgünde yaşıyor, 28 yaşında ve yedi yıl önce, üniversiteyi yarıda bıraktığı zamandan beri ailesiyle hiç konuşmamış. New York'u, okulunu, arkadaşlarını ve ailesini bırakmasına neden olan olayla hâlâ cebelleşiyor: Üvey kardeşinin kazara ölümünde, yine kazara sayılabilecek bir rolü olmuş Miles'ın. Bu ölümün ardından çok geçmeden ailesine bir mektup yazıp okulunu bırakarak kayıplara karışan Miles, bir nevi münzevi hayatı yaşamaya başlıyor, sürekli taşınıyor, kimsenin hayatına derinlemesine girmesine izin vermiyor ve eğitim seviyesine göre tuhaf sayılabilecek işlerde çalışıyor. Roman başladığında yaptığı iş de, kredi kartı vd. borçlarından dolayı el konmuş ailelerin evlerinin temizliği, bu evlerdeki kimsesiz, bırakılmış eşyaların düzenlenmesi ve dağıtılması.