Paul Auster etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Paul Auster etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ocak 2011 Perşembe

Sunset Park


Hasara uğramış bir grup yaralı karakterin ekonomik krizi atlatmaya çalışmalarını, kimlik arayışları, varoluşsal kaygılar ve evle aile kavramlarını irdelemek için bir yöntem olarak kullanıyor son romanında Auster. Önceden de başvurduğu tekniklerden biri olan farklı anlatıcılar, farklı bakış açıları yoluyla yapıyor bunu.

Sunset Park Miles Heller karakterinin etrafında şekilleniyor, Miles roman başladığında Florida'da, bir nevi gönüllü sürgünde yaşıyor, 28 yaşında ve yedi yıl önce, üniversiteyi yarıda bıraktığı zamandan beri ailesiyle hiç konuşmamış. New York'u, okulunu, arkadaşlarını ve ailesini bırakmasına neden olan olayla hâlâ cebelleşiyor: Üvey kardeşinin kazara ölümünde, yine kazara sayılabilecek bir rolü olmuş Miles'ın. Bu ölümün ardından çok geçmeden ailesine bir mektup yazıp okulunu bırakarak kayıplara karışan Miles, bir nevi münzevi hayatı yaşamaya başlıyor, sürekli taşınıyor, kimsenin hayatına derinlemesine girmesine izin vermiyor ve eğitim seviyesine göre tuhaf sayılabilecek işlerde çalışıyor. Roman başladığında yaptığı iş de, kredi kartı vd. borçlarından dolayı el konmuş ailelerin evlerinin temizliği, bu evlerdeki kimsesiz, bırakılmış eşyaların düzenlenmesi ve dağıtılması.

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Distopik Romanlar - IV



19 yaşındaki Anna Blume, abisini (arkasında hiç iz bırakmadan kaybolan bir gazeteci) aramak için isimsiz bir kente gelir. İnsanların büyük kısmının evsiz olduğu bu kentte ölülerin cesetleri sokakları doldurmakta, her gün bir şeyler daha yitip gitmekte, ölüm (intihar ya da ötenazi, çok fark etmeden) pek çok insan tarafından en büyük kurtuluş kabul edilmekte, her yerde korkunç bir vahşet hüküm sürmekte. Üretim durmuş, yeni mallar üretecek fabrikalar kalmamış, her şey gerçekten de "son şey" bu kentte. Umut var belki bir tek. O da çok makul dozlarda.

Anna hayatta kalabilmek için çöpleri karıştırarak geçmişten nesneler toplamaya, onları barınak ve yiyecek karşılığında satmaya başlar. Bir gün Isabel isminde yaşlıca bir kadının hayatını kurtarır, Isabel de Anna gibi bir nesne avcısıdır, üstelik bu işi Isabel'den çok daha uzun süredir yaptığı için şehrin çöpleriyle ilgili sonsuz bir bilgisi vardır. Anna kendine bir dost ve bir ev bulmuş olur böylece, Isabel'le birlikte yaşamaya başlar. Ama şansı kısa sürede döner.

Paul Auster'ın hemen her romanında rastladığımız temalar Son Şeyler Ülkesinde'de yok, dili ve anlatım tarzı da oldukça farklı -ne de olsa bir kadının ağzından anlatmış öyküyü Auster; Anna'nın bir çocukluk arkadaşına yazdığı mektuplardan oluşuyor roman. Anlatılan kent isimsiz kalıyor roman boyunca, ama okur hafif de olsa bir New York City kokusu alıyor baştan sona. İskeleti türün diğer romanlarının büyük kısmıyla benzerlik gösteriyor, ama Auster kendi distopyasını kendi tarzında küçük dokunuşlarla süslemeyi bilmiş. Örneğin isimsiz kentin vatandaşlarının daha fazla yaşamaya dayanamayıp ötenaziyi tercih etmeleri sık rastlanan bir durum romanda, üstelik bunu ayrıntılarıyla (ama hiçbir şekilde rahatsız edici olmadan) anlatıyor da yazar. Bu tipik distopyalarda rastladığımız bir şey değil genelde. Aslında kahramanını bir kadın olarak seçmesi bile hoş farklılıklardan biri. İnsanı kara kuyulara itecek kadar (!) depresif bir kitap olduğunu eklemeden geçemeyeceğim, ama ne olursa olsun distopya severlerin de, Auster severlerin de mutlaka okuması gereken, çok leziz bir roman Son Şeyler Ülkesinde.

21 Mart 2010 Pazar

Yanılsamalar Kitabı



Kimsenin olmadığı bir ormanda devrilen bir ağaç, ses çıkarır mı? Bu felsefe dersi klişesine Yanılsamalar Kitabı'nın bir noktasında rastlamak mümkün. Ama romanın sunduğu asıl soru şu: eğer bir adam, kimsenin fark etmediği bir yaşam sürerse, gerçekten yaşamış sayılır mı?

Karısı ve çocuklarını bir uçak kazasında yitiren edebiyat profesörü David Zimmer, hayata küsmüş, günlerini bir alkol ve keder bulutunun içinde geçirmeye başlamıştır. Bir gece televizyonda sessiz film döneminin kayıp komedi oyuncusu Hector Mann'la ilgili bir belgesele rastlar, Mann'ın eski filmlerinden bir bölüm, Zimmer'ı aylardan beri ilk kez güldürür. O kısa gülüş anı, içinde hâlâ yaşamak isteyen bir parça olduğuna inandırır Zimmer'ı, ama beynini meşgul edecek, sabahları yataktan kalkmasını sağlayacak bir amaca ihtiyacı vardır. Zimmer, uzun süre sonra kendisine gülümsetmeyi başaran adamı seçer o amaç olarak: Hector Mann.

12 Ocak 2010 Salı

Görünmeyen



Görünmeyen'le ilgili "Paul Aster'ın en iyi kitabı!", "Bir başyapıt!" gibi laflar duyuyordum okumadan önce, üstelik NYTimes ayarında yerlerden oluyordu bu alıntılar. Çok heyecanlanmamaya, beklentilerimi yükseltmemeye kararlıydım -çünkü hayalkırıklığına uğramak istemiyordum, üstelik son yıllarda yazarın yaratıcılığını azıcık kaybettiğini düşünüyordum (çünkü en son çıkan Yazı Odasında Yolculuklar ve Brooklyn Çılgınlıkları beni biraz, ama çok azıcık soğutmuştu kendisinden), ama şöyle de bir gerçek var ki, Auster'ın yazdıkları söz konusu olduğunda tarafsız olabilmem imkansız. Bir çocuğun ahı gitmiş vahı kalmış, lime lime olmuş oyuncak ayısını yepyeni bir oyuncak ayıdan çok daha güzel bulmasına benzetilebilir bendeki Auster takıntısı. Bunu bildiğim için de, bu kitap eleştirisinde biraz olsun objektif bir gözle bakabilmek için zorluyorum kendimi.

Objektif ya da değil, ben Görünmeyen'e bayıldım. Heyecandan tırnaklarımı yiyerek okudum, ama belirtmiş olduğum gibi, bunun nedeni Paul Auster'ın son yıllarda yazdığı en iyi roman olmasıdır. Yani son yıllarda tamam da, Ay Sarayı, Yanılsamalar Kitabı ve Yükseklik Korkusu bir tarafta dururken Görünmeyen gerçekten de en iyi kitabı mıdır, bilemeyeceğim (onları ilk kez okuyormuş gibi baştan okuyarak tarafsız değerlendirebilmeme imkan yok).

10 Kasım 2009 Salı

Leviathan



Paul Auster okumayan, çok şey kaçırıyor demektir. Çok yetenekli ve ne olursa olsun orijinal olmayı başarabilen bir yazar.

Benjamin Sachs, bir zamanların gelecek vaat eden yazarı, kendi hazırladığı bir bombayı yerleştirirken yanlışlıkla kendisini de havaya uçurur. Roman, Peter Aaron’ın ağzından yazılmıştır ve Sachs, onun arkadaşıdır. Görüşmeyeli yıllar geçmiş olsa da, Sachs’in böyle bir sona nasıl geldiğini anlatmayı görev edinir Aaron. Sachs bir zamanlar Leviathan isimli yarım kalmış bir romanın üzerinde çalışmakta olduğu için de, Aaron (ve Auster) kitaplarına aynı ismi verirler. Leviathan’ın sözlük anlamı devasa, çok büyük. Aynı zamanda da Tevrat’ta geçen deniz canavarının adı.

Aaron, Sachs’le ilk karşılaşmalarından başlayarak, hayatlarına giren ve ufak nüanslarla yaşamlarının seyrini değiştiren arkadaşları ve sevgilileri de içinde olmak üzere birlikte (ve ayrı) geçen hayatlarını anlatmaya koyulur. FBI ajanları ölen kişinin kimliğini Sachs olarak tespit etmeden önce kitabını bitirip, Sachs ve bombalarının içyüzü hakkında insanları aydınlatma amacındadır.