Bilim Kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim Kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2014 Cumartesi

Dreamfall Chapters Book One: Reborn


Oyun türü: Adventure
Çıkış tarihi: 21 Ekim 2014
Platform: PC, Mac, Unix/Linux, PS4
Firma: Red Thread Games
Artıları: Seçimlerin güzelliği, harika müzikleri ve başarılı seslendirmeleri, zaman azlığından doğru düzgün işlenemese de sağlam bir zeminden gelen dolu dolu hikayesi, Zoë'nin günlüğü, Zoë'nin yeni ve gelişmiş sesi+aksanı (!)
Eksileri: Bug ve glitch bolluğu, tek bir bölüm olduğu için hikaye namına pek fazla bir şeyin olup bitmemesi, kafamızdaki sorulara yenilerinin eklenmesi, nispeten rahatsız kontroller, zayıf optimizasyon, oyuncuyu zorlayacak bulmaca/puzzle eksikliği, auto-save checkpoint sistemi nedeniyle istediğimiz anda save edemememiz
Metacritic eleştirmen notu: 73/10
Metacritic oyuncu notu: 8.1/10
Benim notum: 7/10

10 Haziran 2012 Pazar

Prometheus

Yönetmen: Ridley Scott
Yazar: Jon Spaihts ve Damon Lindelof
Oyuncular: Noomi Rapace, Michael Fassbender, Charlize Theron, Idris Elba, Guy Pearce
Tür: Aksiyon|Korku|Bilim Kurgu
Yapım yılı: 2012
Süre: 124 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 7.3/10


Burada yeni yazı yayınlanmayalı uzun süre oldu, değil mi? Şu sıralar yoğunluk sebebiyle Çavlan da ben de bir şey yazamadık. Ayrıca eski yazılara bıraktığınız yeni yorumları cevaplayamasak da hepsini okuyoruz, yani merak edenler için hâlâ yaşıyoruz ve burayı bırakmadık :)

Alien serisinin ikinci filminden sonra gelen ve -bence- Alien evrenini pek de bir yere taşıyamayan devam filmlerinden sonra (ki sevenleri alınmasın ama Alien vs Predator gibi saçmalıkları hiç saymıyorum bile), Prometheus baştan beri farklı ve yeni bir şeyler sunacağının sinyallerini veriyordu. Herkes adına konuşamam elbet ama orijinal Alien’ın hayranlarından biri olarak yıllar geçmesine rağmen aynı şeyi anlatan Alien filmlerinden tek sıkılan ben değilimdir muhtemelen. Bilmeyenler için özet geçersek: Prometheus, ilk “Alien” filmini yöneten Riddley Scott’un yönettiği ve yine bu filmdeki evrende (fakat daha önceki bir zaman diliminde) geçen bir bilim kurgu filmi. Bir yandan Alien'da cevaplanmadan bırakılmış ve merak ettiğimiz gizemlere (lv426, derelict ship, space jockey) değinirken, diğer yandan işlediği konuyla seriden ayrılan, kendi başına izlenebilecek ve değerlendirilebilecek bir film.

26 Mart 2012 Pazartesi

The Hunger Games

Yönetmen: Gary Ross
Yazar: Gary Ross, Billy Ray ve Suzanne Collins (senaryo), Suzanne Collins (roman)
Oyuncular: Jennifer Lawrence, Josh Hutcherson, Woody Harrelson, Lenny Kravitz, Liam Hemsworth, Stanley Tucci, Donald Sutherland
Tür: Aksiyon|Dram|Bilim Kurgu
Yapım yılı: 2012
Süre: 142 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 8.1/10
Çavlan'ın puanı: 7/10
Umut'un puanı: 7.5/10


Gösterime girdiği haftasonunda 155 milyon dolarla hasılat rekoru kırarak Harry Potter'ın son filmiyle Dark Knight'ın açılışlarından sonra dünya rekorunda üçüncü sıraya kurulan The Hunger Games'i duymayan kalmış mıdır bilinmez ama, aşina olmayanlar için konusunu kısaca anlatmakla başlayayım yazıya. Kahramanımız, Katniss adında, karnını doyurabilmek ve ailesine bakabilmek için girmesi yasak olan ormana sızarak avcılık yapan, on altı yaşında bir kız. Açlık Oyunları isimli bir "reality show"a katılacaklar için çekilen kuradan küçük kızkardeşinin ismi çıkınca, turnuvaya onun yerine katılmaya gönüllü oluyor Katniss. Turnuvaya geçmeden önce, Katniss'in içinde yaşadığı toplumu biraz olsun anlatmak gerek: Panem isimli bir ülkenin 12. mıntıkasında, tüm mıntıka halkı gibi inanılmaz bir fakirlik içinde yaşıyor kahramanımız, bunun gibi on bir mıntıka daha var ve insanlar buralarda elektrikli çitlerle çevrili bölgelerinde dışarı çıkma izinleri olmadan, açlıktan ölmemek için savaş vererek yaşarken, diğer tarafta mıntıkaları kontrol eden başkent Capitol'de dünyadan habersiz, estetik ameliyatlar ve magazin programlarıyla kafayı bozmuş, ziyafetlerde daha fazla yiyebilmek için yediklerini kusarak büyük bir zenginlik içinde yaşayan insanlar var.

21 Aralık 2011 Çarşamba

Film Günlüğü (Kısa Kısa #4)

(Incendies, Midnight in Paris, Lady Vengeance, In Time, Sleeping Beauty, Melancholia, One Day, Breaking Dawn)


31 Ağustos 2011 Çarşamba

En İyi 25 Distopik ve Post-Apokaliptik Film


Karanlık, anti-ütopik bir gelecekte (ya da hayalî bir dünyanın apayrı bir zaman çizgisinde) geçen her filmi distopya türüne dahil edebiliriz. Distopik filmler kendi içlerinde kültürel, apokaliptik, post-apokaliptik, sahte-ütopik, totaliter, siberpunk ve kim bilir daha neler neler olarak alt-türlere ayrılıyor, ama bana fazlasıyla kafa karıştırıcı geldikleri için film açıklamalarında onlara hiç girmiyor, distopik diyor ve bırakıyorum. Post-apokaliptik filmlerse çoğu zaman distopyanın bir alt türü olarak zaten distopik filmler kategorisine giriyor ama her zaman değil, başlıkta ayrıca belirtmem bu nedenden. (Nükleer ya da çevresel bir felaket, salgın hastalık ya da herhangi bir olağanüstü durum sonucu yok olmuş bir medeniyetten sonra yaşananları anlatıyorsa, o film post-apokaliptir.)

Seçtiğim filmlerin kendi içlerinde bir sıralamaları yok, 50 yıl arayla çekilmiş iki filmi karşılaştırmak çok mantıklı gelmiyor bana çünkü. Filmler kronolojik sırada (yani çekildikleri yıla göre, eskiden yeniye) görünüyorlar. Bunlar doğal olarak benim kişisel favorilerim, siz de kendi distopik film favorilerinizi yazının altındaki yorum kısmında belirtirseniz ortaya şık bir anket çıkmış olur!

22 Kasım 2010 Pazartesi

Serenity

Yönetmen: Joss Whedon
Yazar: Joss Whedon
Oyuncular: Nathan Fillion, Summer Glau, Chiwetel Ejiofor, Gina Torres, Alan Tudyk, Morena Baccarin
Tür: Bilim Kurgu|Aksiyon|Macera
Yapım yılı: 2005
Süre: 119 dk.
Ülke: ABD
IMDb Puanı: 8/10
Çavlan'ın puanı: 8.3/10
Umut'un puanı: 8/10

(Filmin asıl afişi bu değil elbet, hoşuma gittiği için alternatif poster tasarımlarından birini aldım buraya. Ama merak ederseniz şu listede asıl afişi de kullanmışız.)

1997-2003 yılları arasında yayınlanan fantastik dizi Buffy the Vampire Slayer Türkiye'de yeni yeni duyulmaya başladığında (aslında çoktan dördüncü sezonuna gelmişken) dizinin türünü ve konusunu öğrenmiş, şöyle de bir yarım bölümüne bakmış ve kendi kendime o zamanlar çok yerinde bulduğum şiddette bir küçümsemeyle kibirli bir duruş edinmiştim diziye karşı. Ne kadar çocukçaydı, fantastik diziler de bir yere kadardı, o ne kötü vampir makyajıydı, kimbilir ne kadar ne kadar saçma, içi boş bir diziydi falan filan. Bir süre sonra Buffy'nin arka arkaya birkaç bölümünü izleme şansına erişip da bağımlısı olduğumda ve büyük çabalarla her sezonunu edinip ilk bölümünden itibaren yer yutar gibi hatmetmeye başladığımda, bir zamanlar havamdan geçilmeyen bir şekilde televizyon için yapılmış belki de en iyi şeylerden biri olan bu diziyi nasıl da aşağıladığımı beynimdeki çekmecelerden birine kitleyiverdim, utanç denizine düşmemek adına. Aynısı Buffy'nin spin-off'u Angel, ve bu dizilerin beyni Joss Whedon'ın üçüncü projesi Firefly için de geçerli. Bir zamanlar benim de dahil olduğum ilgisiz ve bilgisiz grup tarafından uzaktan büyük bir şiddetle küçümsenseler de, çok zekice, aynı zamanda da çok komik diziler bu üçü de, üstelik en "gerçekçi" dramdan bile daha gerçekçiler insana ve ilişkilere dair söyledikleriyle. İşte Serenity, 14 bölüm yayınlandıktan sonra yeteri kadar reyting almıyor diye iptal edilen uzay western'i Firefly'ın filmi. (Firefly'la ilgili ayrıntılı bilgi şu yazıda var.) Bir anlamda devam filmi, olayları bağlayan, dizinin yarım sezonunu nefis bir şekilde toparlayıp hiçbir şeyin boşa gitmemesini sağlayan film. Ama aynı zamanda diziden tamamen bağımsız olarak alınabilecek bir film -Serenity'i izlemek ve ondan keyif alabilmek için kesinlikle Firefly'ı bilmeniz gerekmiyor. Hem dizinin hardcore hayranlarını, hem de diziyle uzaktan yakından alakası olmayan insanları tatmin edebilecek bir film çekmeyi başarmış Whedon.

19 Kasım 2010 Cuma

Kayboluş ve Sil Baştan

Kayboluş, Grimwood'un ilk kitabı. Ergenliğinden beri nöbetlerle boğuşan epilepsi hastası 26 yaşındaki Elizabeth Austin'in, yeni ve henüz deneysel aşamadaki bir tedaviyi kabul etmesiyle başlıyor. Kızın beyninin epilepsi nöbetleri geçirmesine neden olan bölgelerine mikro elektrotlar yerleştiriliyor ve eline, düğmesine bastığında o frekansa akım gönderecek bir cihaz tutuşturuluyor. Elizabeth her krizden önce gül kokusu aldığından, bu kokuyu duyar duymaz düğmeye basıyor ve yıllardır hayatını kontrol eden bu krizleri geçirmekten kurtuluyor. (Böyle yazdığımda deli saçması gibi görünüyor ama kitabı okurken hiç mi hiç öyle hissetmiyorsunuz, zaten tıpla uzaktan yakından ilgim olmadığı için büyük ihtimalle doğru aktaramamışımdır. Tabii ki böyle bir tedavinin bilimsel olarak mümkün olduğunu söylemiyorum ama romanda bu inanılır geliyor insana, bu açıdan başarılı bir bilimkurgu yani.)

Elbette asıl olay Elizabeth'in epilepsi nöbetlerinin kontrol altına alınması değil; kızın kendisini ameliyat eden doktorun yeni deneyinde beta-tester olmayı kabul etmesiyle, beyninin sessiz bölgelerine de elektrotlar yerleştirilmesinin sonuçları. Ülkenin dört bir yanından yetkin doktorların izleyici olarak gelip katıldığı büyük deney sırasında Elizabeth karakolların teşhis odalarındakilere benzer bir tarafı ayna, bir tarafı cam duvarın köşesinde, kurbanlık koyun gibi oturuyor ve yerleştirilen 12 farklı elektrotun giderek artan şiddette akımlarla tek tek uyarılmalarını bekliyor. Bölgelerin çoğu (kıza korkunç bir korku ve acı hissettiren bir bölge hariç) sessiz kalırken, sonuncu bölge uyarıldığında bir başkasının hayatını yaşamaya (daha doğrusu izlemeye) başladığını fark ediyor kahramanımız: 19. yüzyılda Londra'da yaşayan, Jenny Curran isimli genç bir İngiliz kadının hayatını.

11 Kasım 2010 Perşembe

Devasa Film Listesi

Serablog'da görüp bayıldığım bir liste/anket bu. Aslında Tumblr'ın 30-day-challenge'larından biri; buna katılan Tumblr'cılar her gün bir soruyu yanıtlıyorlarmış bloglarında. Ben bir ay boyunca böyle bir şeyi yapacak sabırda olmadığımdan ve spam yapmak istemediğimden, Sera gibi tek bir listeye dönüştürüyorum bu 30-gün zımbırtısını. Sinema blogu olanlara öneririm, tüm o filmleri anımsamaya çalışmak çok zor olsa da çok eğlenceli. Blogunuz yoksa ya da bu kadar çok soruyla uğraşamam diyorsanız da, birkaç soru seçip bu yazıya yorum olarak bırakırsanız liste ankete dönüşür, hoş olur.



Geçen yıl gördüğünüz en iyi film:
Geçtiğimiz yıl yani 2009 yapımı filmler arasında en çok El Secreto De Sus Ojos (The Secret in Their Eyes) ve Inglourious Basterds'ı beğendim, seçim yapamıyorum, ikisi de şahaneydi. 2010 yapımı olan ve görmediğim çok film var, daha yıl bile bitmedi ama çok büyük olasılıkla Inception, 2010'un en iyi filmi olarak kalacak benim için.

29 Ekim 2010 Cuma

Child's Play


Küçükken televizyonda izlediğim bir korku/bilimkurgu filminden çok etkilenmiştim. Bir gece sabaha karşı evlerine hapsolduklarını, kapılarla pencelerin etrafına tuhaf, metal bir duvarın inmiş olduğunu, üstelik evdeki sıcaklığın da gitgide yükselmekte olduğunu fark eden bir ailenin o gecesini anlatan ve neredeyse tamamı anne, baba ve çocuk olmak üzere üç karakterle geçen, sonu acayip çarpıcı bir filmdi. Filmin adını, sanını, hiçbir şeyini bilmiyordum ama her nedense aklımdan çıkmadı, özellikle sonu. Büyürken bir sürü kişiye filmi anlatıp haberlerinin olup olmadığını sorduğumu hatırlıyorum -kimsenin yoktu. Birkaç gün önce bu konuyu bana çağrıştıran bir başka film izleyince yine aklıma geldi. Pek de bir umudum olmadan Google'a konuya dair aklımda kalan birkaç anahtar sözcüğü yazınca, filmle ilgili her şey önüme serildi. İnanılmaz ama, benim gibi çocukken bunu izleyip unutamayan, etrafındakilere sorup duran ve yakın zamanda tekrar bulan bir sürü kişi varmış. Okuduğum yorumlar hep "küçükken izlemiştim de aklımdan çıkaramamıştım, ne kadar mutluyum şimdi ne olduğunu bulduğuma" minvalinde minnet dolu yorumlar :) Aslında bir film değilmiş bu; Hammer House of Mystery and Suspense isimli İngiliz dizisinin 1986 yılında çekilmiş olan Child's Play adlı bölümüymüş. Ama dizinin her bölümü birbirinden bağımsız olduğuna ve ayrı karakterlerlerle ayrı olaylardan oluştuğuna, bu bölümün süresi de kısa bir filmin uzunluğuna yakın olduğuna göre, Child's Play'den film diye bahsedebilirim sanırım.


5 Ekim 2010 Salı

Battlestar Galactica


Çocukluğumda Alien, Terminator 2 ve Blade Runner’ı deli gibi izlerdim. Çocukluk heyecanıyla izlediğim ve şu an nostalji yapmaktan öte bir niyetle izlemeyeceğim birçok filmden farklı olarak, bu filmleri tekrar tekrar oturup hevesle izleyebilirim. (Gerçi terminatör abinin senatör olduktan sonra şiddet içeren bilgisayar oyunlarını yasaklatmak gibi çok mühim şeylere kafa yoruyor olması, insanı onun içinde yer aldığı her şeyden soğutuyor. Total Recall’da gözlerinin dışarı çıktığı halinle kabuslarıma girmiştin ulen, onu yasaklat sen önce...) Gel gör ki, bilim kurgunun benim gözümde edebiyat ve sinemada ne kadar karizması varsa, TV dizileri söz konusu olduğunda bir o kadar kötü çağrışımları var kafamda. Bu konuda ne kadar önyargılı olduğumu iddia edecek olanlar için uzun uzun açıklamalar yazacaktım başta ama şu video tek başına bilim kurgunun televizyonla karşılaştığı anda düşebildiği durumlara dair anlatmak istediğim her şeyi anlatıyor bence: tık. Çavlan'ın sürekli “izlemen lazım” diye ısrar etmesine rağmen uzun süre Battlestar Galactica'yı (2003’te başlayan yeni versiyonunu) izlemeyi ertelemem bu yüzdendi. Mutlulukla kabul ediyorum ki, fena halde yanılmışım. Yazımın çoğunu da benim gibi önyargılarına kapılmış, belki umursamamış veya diziye hiç rast gelmediği için izlememiş insanlar için yazdığımı söylemem gerek.

23 Eylül 2010 Perşembe

Alaycı Kuş

Alaycı Kuş, Açlık Oyunları serisinin üçüncü ve son kitabı. Eğer ilk iki kitabı okumadıysanız bu incelemeyi okumanızı önermem, hatta sizi ilk kitapla ilgili yazıya yollarım: Açlık Oyunları. Serinin ilk iki kitabını biliyorsanız ama Alaycı Kuş'u henüz okumadıysanız, bu yazıyı rahatlıkla okuyabilirsiniz. Sonlarda spoiler vereceğim bir yer olacak ama büyük puntolarla uyaracağım spoiler diye, içiniz rahat olsun o yüzden.

Anımsayacağımız gibi Katniss Ateşi Yakalamak'ın sonunda Açlık Oyunları'ndan ikinci kez sağ kurtulabilmiş, ama Peeta'nın Capitol'ün elinde olduğu, ayaklanmaların yayıldığı ve 12. mıntıkanın yanıp kül olduğu haberini almış, daha önce var olduğunu bilmediği 13. mıntıkaya gitmek üzere Haymitch, Gale ve diğerleriyle birlikte yola çıkmıştı. Alaycı Kuş'sa, kızımız 12. mıntıkanın kalıntıları (ki bu kalıntılara yanan insanların külleri de dahil) arasında dolaşırken başlıyor. Mıntıka halkının yüzde doksanı yaşamını yitirmiş, sağ kalanlar, halkın yetmiş beş yıl önceki savaşta Capitol tarafından yok edildiğini zannettiği ama aslında yeraltında koskoca bir toplumu barındıran 13. Mıntıka'ya yerleştirilmiş. 13'ün halkı Capitol'den bağımsız; savaşta Capitol'e karşı ayaklanmış ve nükleer güçleri nedeniyle kazanmışlar, şimdi de diğer mıntıkaların birleşip ayaklanması asıl planları. Panem'de bir iç savaş başlamak üzere.

Alaycı Kuş yavaş başlıyor; 26 bölümlük kitabın ilk 9 bölümü yani üçte biri tempoyu tutturamamış, fazla ağır gibi gelebilir bazı okuyuculara. Ama bir toparladı mı pir toparlıyor, Collins'in başlarda hantal kalan dili, karakterlerimizin acıları derinleştikçe ve keskinleştikçe gitgide daha iyiye gidiyor ve Alaycı Kuş, kalanını soluk almak için bile duraklamaktan korkarak okuyacağınız bir romana dönüşüyor.

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Inception: Nolan bizi limboya götür!

Yönetmen: Christopher Nolan
Yazar: Christopher Nolan
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Ellen Page, Tom Hardy, Ken Watanabe, Joseph Gordon-Levitt, Cillian Murphy, Marion Cotillard, Michael Caine
Tür: Aksiyon|Gizem|Bilimkurgu|Gerilim
Yapım yılı: 2010
Süre: 148 dk.
Ülke: ABD|İngiltere
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 9.2/10
Çavlan'ın puanı: 9.5/10
Umut'un puanı: 10/10

What’s the most resilient parasite? An Idea. A single idea from the human mind can build cities. An idea can transform the world and rewrite all the rules.
– Dominic Cobb

Bu yıl sinemalarda izlediğim filmlerin çoğu vasattı. Biraz bu nedenden, biraz Christopher Nolan'ın filmlerini pek sevdiğimden, biraz da Inception'ın fragmanına ve şöyle bir duyduğum konusuna çarpıldığım için, çok büyük beklentilerle gittim filme. Yüksek beklenti hayalkırıklığı anlamına gelir benim için böyle durumlarda genellikle, ama her nedense hayalkırıklığına uğramayacağıma emindim. Gerçekten de hiç mi hiç hayalkırıklığına uğratmadığı gibi, kendini üç gün içinde iki kez izleten, beklentilerimi karşılamakla kalmayıp aşan bir film oldu Inception. Hem zeki hem de orijinal hikayelere çok az rastlanıyor günümüzde, bulunca da sırf çoğunluktan farklı olmak için eleştirecek nokta arayıp burun kıvırmak yerine, tadını çıkarmak gerekiyor bana kalırsa.

Christopher Nolan Memento'da düz bir çizgide ilerleyen bir hikaye anlatmak yerine, olayları kronolojik açıdan tersten anlatarak seyircinin dünyaya yakın dönem belleğini sürekli yitiren kahramanın gözünden bakmasını sağlayarak neredeyse dahice diye tanımlayabileceğim bir teknik kullanmıştı. Inception'da da aynısını yapıyor, izleyiciyi filmdeki karakterlerle aynı yere koyarak, sürekli rüyanın nerede bittiğini, gerçekliğin nerede başladığını sorgulatıyor seyirciye. The Prestige'de büyülü bir atmosferi acayip sağlam bir temelin üstüne yerleştirip nefis bir kurguyla seyirciyi kendi zihninde kolay kolay unutamayacağı bir yolculuğa çıkaran, The Dark Knight'ta bir blockbusterın (dev bütçeli, gişede hasılat rekorları kılan ticari kaygılı filmler) ille de seyircisini aptal yerine koyan, içi boş, en iyi ihtimalle iki saatlik çerez eğlencelik olmak zorunda olmadığını kanıtlayarak çok daha geniş kitlelere ulaşan Nolan, Inception'da kariyerinin (en azından şu ana kadarki kariyerinin) filmini yapıyor. Arasıra Following ve Memento'daki samimi havayı özlesem de, Nolan'ın yüksek bütçeli filmlere geçişi müthiş bir başarıyla, bir şekilde filmlerindeki zenginlik ve özgünlükten ödün vermeden oldu diye düşünüyorum. Diğer blockbuster yapımcıları sadece hasılat peşinde koşup benzer formüllere dayalı hepsi birbirinden bayat filmler çekerken, Nolan kendi fikirleri olan bir yazar/yönetmen olarak hemencecik ayrılıyor onlardan. Inception'ın, yüksek hasılatlı filmlerin insanların düş güçlerine ve beyinlerine de hitap edebileceğini kanıtlayarak yeni bir dalga yaratması mümkün.

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Distopik Romanlar - IV



19 yaşındaki Anna Blume, abisini (arkasında hiç iz bırakmadan kaybolan bir gazeteci) aramak için isimsiz bir kente gelir. İnsanların büyük kısmının evsiz olduğu bu kentte ölülerin cesetleri sokakları doldurmakta, her gün bir şeyler daha yitip gitmekte, ölüm (intihar ya da ötenazi, çok fark etmeden) pek çok insan tarafından en büyük kurtuluş kabul edilmekte, her yerde korkunç bir vahşet hüküm sürmekte. Üretim durmuş, yeni mallar üretecek fabrikalar kalmamış, her şey gerçekten de "son şey" bu kentte. Umut var belki bir tek. O da çok makul dozlarda.

Anna hayatta kalabilmek için çöpleri karıştırarak geçmişten nesneler toplamaya, onları barınak ve yiyecek karşılığında satmaya başlar. Bir gün Isabel isminde yaşlıca bir kadının hayatını kurtarır, Isabel de Anna gibi bir nesne avcısıdır, üstelik bu işi Isabel'den çok daha uzun süredir yaptığı için şehrin çöpleriyle ilgili sonsuz bir bilgisi vardır. Anna kendine bir dost ve bir ev bulmuş olur böylece, Isabel'le birlikte yaşamaya başlar. Ama şansı kısa sürede döner.

Paul Auster'ın hemen her romanında rastladığımız temalar Son Şeyler Ülkesinde'de yok, dili ve anlatım tarzı da oldukça farklı -ne de olsa bir kadının ağzından anlatmış öyküyü Auster; Anna'nın bir çocukluk arkadaşına yazdığı mektuplardan oluşuyor roman. Anlatılan kent isimsiz kalıyor roman boyunca, ama okur hafif de olsa bir New York City kokusu alıyor baştan sona. İskeleti türün diğer romanlarının büyük kısmıyla benzerlik gösteriyor, ama Auster kendi distopyasını kendi tarzında küçük dokunuşlarla süslemeyi bilmiş. Örneğin isimsiz kentin vatandaşlarının daha fazla yaşamaya dayanamayıp ötenaziyi tercih etmeleri sık rastlanan bir durum romanda, üstelik bunu ayrıntılarıyla (ama hiçbir şekilde rahatsız edici olmadan) anlatıyor da yazar. Bu tipik distopyalarda rastladığımız bir şey değil genelde. Aslında kahramanını bir kadın olarak seçmesi bile hoş farklılıklardan biri. İnsanı kara kuyulara itecek kadar (!) depresif bir kitap olduğunu eklemeden geçemeyeceğim, ama ne olursa olsun distopya severlerin de, Auster severlerin de mutlaka okuması gereken, çok leziz bir roman Son Şeyler Ülkesinde.

24 Haziran 2010 Perşembe

Distopik Romanlar - III


Mülksüzler aslında ütopik bir toplumu anlatıyor, belki de bu yüzden bu yazı dizisinde tanıttığım kitapların tümü arasında en sevdiğim (ve okuduğumda beni en çok etkilemiş olan) roman. Öyeyse ne işi var distopik romanlarla ilgili bir yazıda dediğinizi duyar gibiyim, eh, çünkü Mülksüzler, aslında distopik bir toplumu da anlatıyor :) Bilemiyorum, büyük ihtimalle distopik bir kitap olarak kabul edilmiyor bile, hiçbir fikrim yok. Ama ben ediyor ve bu listeye alıyorum. Ütopik bir roman olarak sınıflanıyor bile olabilir Mülksüzler, ama yazarın kullandığı gerçekçiliğin dozu, romanın ütopik sayılabilmesini engelliyor bana kalırsa (Anarres kusursuz bir toplum değil, ama bunun nedeni böyle bir şeyin insan doğası düşünüldüğünde imkânsız olması, ki Le Guin aşama aşama ve nedenleriyle gösteriyor bunu bolca).

Kitapta iki farklı dünyayla ve bu iki dünyanın son derece zarifçe çizilmiş portreleriyle karşı karşıyayız. Biri şu an yaşadığımız dünyaya benzeyen, zengin kaynaklarla dolu bir gezegen, diğeri de anarşistlerin isyan ederek ilk dünyayı terk edip gidip yerleştiği ve bir nevi ütopya yarattığı kupkuru çöllerle dolu, çorak dünya. Bu iki gezegenin her biri bir ötekinin "ay"ı, birbirlerinin etrafında dönüyorlar, ama nihai olarak hangisinin dünya, hangisinin ay olduğu, sizin ne taraftan baktığınıza bağlı. Benim distopik olarak nitelendirdiğim zengin dünyanın adı Urras, kapitalist bir ekonomisi ve ataerkil, sömürüye dayanan sistemi var ve besbelli bir biçimde hem ABD'ye, hem de zamanın Sovyetler Birliği'ne gönderme (SSCB göndermesi yorumlardaki düzeltilerle eklendi, Urras'ta başarısız olmuş sosyalist bir sistemi temsil eden ayrı bir bölge vardı belki? O kısmını hatırlayamamaktayım. Ama URRAS sözcüğünün USA ve USSR harflerinden devşirilmiş olduğu kesin). Fakir dünya ise sonradan keşfedilmiş, sonradan yerleşilmiş dünya, adı Anarres. Odo adlı kadın bir anarşist bir isyan başlatarak kendisi gibi düşünenlerle birlikte Urras'ı terk ederek Anarres'e göç ediyor ve burada devletin, otoritenin ve mülkiyet kavramının (Anarres'lilerin dilinde iyelik eki yok) olmadığı bir toplum kuruyor. Kitap, bunun 150 yıl sonrasında, Shevek isimli Anarres'li bir fizikçinin, Urras'a olan ziyaretine odaklanıyor.

22 Haziran 2010 Salı

Mr. Nobody

Yönetmen: Jaco Van Dormael
Yazar: Jaco Van Dormael
Oyuncular: Jared Leto, Sarah Polley, Diane Kruger
Tür: Dram|Fantastik|Bilim Kurgumsu|Romantik
Yapım yılı: 2009
Ülke: Kanada|Belçika|Fransa|Almanya
Dil: İngilizce
IMDB puanı: 7.5/10
Umut'un puanı: 2/10
Çavlan'ın puanı: 2/10

Film festivali sonrasında uzun süre "sanatsal film" (evet çok pis genelleme yaparım) izlemeyeceğim diyip kendimi havadan sudan aktivitelere vermiştim ki, bu kararımı geçen günlerde Çavlan'ın beni "gel bak Avrupa filmi ama bilim kurgu mmh mmh mis mis çok seversin sen" diye kandırmasıyla birlikte bozmak durumunda kaldım. Aslında her şey çok güzel olacak gibiydi, güzel bir yaz akşamında sevdiğim kızla oturup 'alternatif evrenler'e değinen bir bilim kurgu izleyecektim ve bu da hiçbir şeyin ters gitmesinin mümkün olmadığı gayet muhteşem bir plan gibi gözüküyordu. Ta ki filmi izleyinceye kadar.

Bu noktada belirtmek isterim, uzun süre sonra yazdığım ilk yazıda spoiler verme korkusu olmadan yazabilmenin keyfini yaşattığı için filme teşekkür borçluyum, çünkü filmde olanlara dair verilebilecek bir spoiler yok. Film bittiğinde olanların hiçbirinin bir önemi olmadığını görüp "hepsi rüyaymış" kabilinden sallamasyon bir aydınlanma yaşıyoruz (ki esasında bu acı gerçeği film boyunca fark etsek de bir umut diyerek sonuna kadar bekledim ben), yani spoiler neyim yiyeceğim diye korkmayın, filmin başı ve sonu bile yok esasında. Eğer "böyle bir aydınlanmayı filmi izlemeden yaşamayı tercih ederim" diyenlerdenseniz (benim gibi) ve güzel sürreal görüntüler eşliğinde bir müzik klibi izlemek için 2 saat ayırmak size fazla geliyorsa (yani normal bir insansanız), fikrimi şimdiden açıkça belirteyim: Bu filmi izleyerek zaman kaybetmeyin. (Yine de muhteşem yazımı okuyup fikirlerini paylaşmak isteyenlerin izlemesini engellemiş olmayayım :p)

(Bu arada Çavlan filmin ortasında uyuyakalıp sonuna kadar da uyanamadı. Bu yüzden bu acının büyük kısmını tek başına çekmiş kişi olarak yazıyı yazmak bana düştü.)

15 Haziran 2010 Salı

Distopik Romanlar - II



Fahrenheit 451'in dünyasında itfaiyeciler, yangınları söndürmek yerine, başlatıyorlar. Kitapların yasaklandığı bir gelecekte geçiyor Fahrenheit 451. İtfaiyeciler düzenli olarak gözden kaçan kitapları arayıp bulmak, bulunca da yakmak için göreve çıkıyor. Kitabın kahramanı, yani itfaiyeci Guy Montag, kendisine insanların korkmadığı bir geçmişi anlatan on yedi yaşında bir kızla, ardından insanların kendi adlarına düşünebildiği bir gelecekten bahseden bir profesörle tanışıyor ve kitapları yok etmenin mantığını sorgulamaya başlıyor, öğrenmeyi, kültürü, toplum konseptini benimsiyor ve isyan ediyor, bu da kendini bir kaçak olarak bulmasına yetiyor. Montag'ın hiçbir şeyi sorgulamayan bir minik emir erinden, hayatta kalmak için kaçmak zorunda olan bağımsız, düşünebilen, özgür bir adama dönüşümüne tanık oluyoruz.

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve Cesur Yeni Dünya'dan farklı olarak, Fahrenheit 451 komünizm karşıtı mesajlarla dolu değil. Halkın aptallaştırılması, Hollywood pop kültürünün, kendi hakları için savaşamayan, hatta bunu önemsemeyen insanlarla dolu bir ulus yaratabileceği üzerine. Roman pek çok kişi tarafından sansüre karşı bir tepki olarak görülüyor, ama Bradbury Fahrenheit 451'de, kitaplardaki bilginin yerine, gittikçe artan bir şekilde, televizyondaki zırvalıkların geçiyor olmasını eleştiriyor aslında. Romanın en önemli mesajı, halkın dayanışması olmadan, hiçbir şeyin mümkün olmadığı. Toplumsal apati ve hoşgörüsüzlükle ilgili söyledikleri, günümüze sinir bozucu derecede uyuyor.

Fahrenheit 451'in benim için özel bir yeri var; çocukken yarım yamalak filmini izlemiş, çok ama çok etkilenmiştim (özellikle sonundan). O kadar sevmiştim ki, hikayesini önüme gelene anlatıp filmi bilip bilmediklerini sorduğumu hatırlıyorum, tek amacım filme ulaşıp doğru düzgün, baştan sona izlemekti, ama bilen kimseyi bulamamıştım. Kitabıyla yıllar sonra da olsa karşılaşınca, filmini de tekrar (hem de orijinal dilinde, kesintisiz falan) izleyebilince dünyalar benim olmuştu.

10 Haziran 2010 Perşembe

Distopik Romanlar - I



Yazar tarafından "Zaman Gezgini" olarak adlandırılan İngiliz bir bilimadamı, bir zaman makinesi icat ederek geleceğe, 802701 yılına gider. Orada şirin, zarif, çiftcinsiyetli ve çocuksu insanların oluşturduğu Eloi toplumuyla tanışır. Eloi'ler ütopik görünen bir topluluğu oluşturmakta, bir iş yapmadan sürekli meyve yemekte, hiçbir şeyi merak etmemekte, pek bir şey de bilmemektedirler. Daha da kötüsü, Eloi'lere, yerin altında yaşayan yamyam humanoid'ler, Morlock'lar bakmaktadır. Tıpkı gününüzde insanoğlunun, inekleri kesip yemeden önce onlara iyi bakıp şişmanlatması gibi. Bilimkurgu serüvenini başlatan ilk adımlardan biri, Zaman Makinesi, bir klasik, ama herkes tarafından distopik olarak kabul edilmiyor. Yine de bana Eloi ve Morlock'lar arasındaki ilişki, bir anlamda modern toplumların temsiliymiş gibi geliyor. Sonuçta Zaman Makinesi, başta mutlu ve huzurlu görünen bir toplumun, yırtıcılar tarafından yakalanıp yenildiği bir dünyayı anlatıyor.



ABD'de oligarşik bir tiranlığın yükselişiyle ilgili olan Demir Ökçe, London'ın vahşi doğada geçen tipik öykülerinden çok farklı. Distopik bilim kurgu romanlarının çoğundan farklı olarak, işin teknolojik kısmıyla pek ilgilenmiyor. Zamanının çok ötesinde, nefis bir distopik roman yine de. Demir Ökçe aslında yoksul insanların, ezilenlerin dünyasını, giderek vahşileşen kapitalizmi, yükselen işçi hareketini ve faşizmin yıkıcı etkisini anlatıyor. Çok usta bir dile sahip olmasa da, çarpıcı bir kitap bu; hem okuması keyifli, hem de geçtiğimiz yüzyıla dair acayip etkileyici gözlemler içeriyor. 600 yıl sonraya dair söylediklerinin de geçerli olup olmayacağını bekleyip görmek gerek :)

Edebiyatta Distopya

Pek çok insan distopyayı bilim kurgunun bir alt-türü olarak düşünüyor, oysa distopik bilim kurguya sık sık rastlanıyor olsa da, distopik toplumlarla ilgili öykülerin hepsi bilim kurgu olacak diye bir şey yok. Children of Men, Planet of Apes ya da Twelve Monkeys gibi pek çok post apocalyptic film de distopik romanlardan uyarlanmıştır mesela. Feminist distopyadan solcu distopyaya kadar pek çok farklı türü var distopyanın. Distopik kurgu türünün ağır topları kabul edilen üçlüde de bunun örneğini görmek mümkün; Fahrenheit 451 beyinleri lapaya dönmüş insanların oluşturduğu kültürel bir distopyayı, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört totaliter rejimle oluşan distopyayı, Cesur Yeni Dünya ise distopik olduğu sonra anlaşılan sahte bir ütopyayı anlatır. Bu türü çok seviyorum, bu nedenle aklıma gelen edebiyatta distopya örneklerinin tümünü listeleyebileceğim, bende en çok iz bırakanları da kısaca anlatacağım bir yazı yazmak istedim, ama bu demek değil ki bu konuda çok bilgiliyim (bilmediğim/okumadığım bir sürü distopik roman olduğuna eminim). Yine de eğer distopik kurgu türüne yabancıysanız ve ilgiliyseniz, başlangıç için iyi bir giriş yazısı olabilir bu sizin için. Dört yazıdan oluşacak bir yazı dizisi olacak bu, her birinde dört ya da beş kitaba değinmeyi planlıyorum. Sıralamayı kronolojiye göre yaptım; yani eskiden yeniye gidecek, ancak son yazıda 21. yüzyıla gelmiş olacağız. Bu giriş yazısında da, distopik romanların daha kapsamlı alfabetik bir listesine yer verdim.


10 Mayıs 2010 Pazartesi

Fahrenheit (Indigo Prophecy)

Oyun türü: Action-Adventure
Çıkış tarihi: Eylül 2005
Firma: Atari
Platform: PC, PS2, Xbox
Artılar: Süper bir hikaye, zekice bir kurgu, çok başarılı karakterler, seslendirmeler ve müzik, nefis mini-oyunlar
Eksiler: Aksiyon sahnelerinin zorluk seviyesi (birazcık daha zor olsaymış), PC'de zor kontroller (PS2'de böyle bir sorun yok gerçi), oyunun süresi (biraz daha uzun olabilirmiş sanki)
GameSpot notu: 8.5/10
Oyuncu notu: 8.9/10
Çavlan'ın notu: 8.5/10

Çıkalı neredeyse beş yıl olmuş bir oyunun tanıtımını yapmak ne kadar mantıklı bilemiyorum. Ama çok yakın zamanda bu oyunu tekrar oynadım ve bir kez daha hayran kalıp, mutlaka burada bahsetmem gerektiğini düşündüm... Bilenler hatırlar, bilmeyenler de alıp oynar belki diye. Fahrenheit benim En İyi 33 Adventure Oyunu listemin 3. sırasında. Çıktığı zaman almış, bilgisayarımda oynamış, kontrollerin korkunç olmasına, hatta aksiyon sahnelerinde ekranda PS simgeleri çıkmasına rağmen (çünkü bu bir konsol oyunu orijinal olarak ve pek de başarıyla "aktarıldığı" söylenemez PC'ye) pek bir bayılmıştım. Birkaç ay önce Umut sürpriz yapıp eve elinde bir adet Play Station -PS3 de zannetmeyin yani, PS2- ile gelince, benim aklıma gelen ilk oyun Fahrenheit oldu bu yeni oyuncağımızda denemek için (ikincisi Silent Hill, üçüncüsü de Guitar Hero'ydu ki onları bilhare yazmayı umuyorum sonra). PS başlarda Umut'a da bana da son derece tuhaf ve zor bir alet gibi gelse de (ne de olsa yeni nesil konsol gençliğinden değil, Commodore 64 ve Amiga'larla büyüyen, 20'sine kadar herhangi bir oyun konsolunu yakından görmemiş, hâlâ cesurca bilgisayarda oyun oynamaktan vazgeçmeyen, spor ve yarış oyunlarından çok adventure, simülasyon, rpg ve fps oynayan bir nesilden geliyoruz) kısa sürede alıştık ve Fahrenheit'ı birlikte, oynanabilir üç (bazen dört) karakteri aramızda paylaşarak, controller'ı da elden ele geçire geçire oynamaya başladık. Tabii sonra akıllanıp, sadece 2 player'lı oyunları edinmeye karar verdik, o ayrı. Öhöm, neyse, konumuz oyun konsolları değildi sanki... Evet tabii ki, Fahrenheit.


27 Mart 2010 Cumartesi

Açlık Oyunları

Distopik bilim kurgu türüne dahil edebileceğimiz Açlık Oyunları, aynı adlı üçlemenin ilk kitabı (ikincisi Ateşi Yakalamak, üçüncüsü olan Alaycı Kuş ise ağustosta çıkacak). Belki ilk kitabın konusuna pek orijinal diyemeyiz (hatta Battle Royale, The Running Man, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve Survivor kırması diyebiliriz), ama kurgu o kadar başarılı ki, ilk bölümü okuduktan sonra herhangi bir orijinallik derdinizin kalmayacağını, sadece ve sadece kitabı bitirmeye odaklanacağınızı şahsen garanti ediyorum. Üstelik istediği kadar şundan bundan "etkilenmeler" taşıyor olsun, hikaye süper bence. Herkesin bir zaafı, özel merakı vardır, benimki de distopyalar ve Survivor tarzı yarışmalar, ikisi birleşince tadından yenmez bir şey oluyor benim için.

Belirsiz bir gelecekte, coğrafi olarak günümüzdeki Kuzey Amerika'nın bulunduğu yerde Capitol denilen büyük bir kent ve bu kente bağlı sömürgeler halinde yaşayan toplulukların bulunduğu mıntıkalar var. Teknoloji inanılmaz ilerlemiş, ama halkın büyük bölümü inanılmaz ölçüde fakirleşmiş. Capitol'deki her şeyden habersiz, kafaları pek bir şeye basmayan, magazin meraklısı estetik ameliyat delisi insanlar bir yana, mıntıkalarda yaşayan asıl halk açlıktan ölmeme savaşı veriyor. Bölgeleri elektrikli çitlerle çevrili ve bulundukları yeri terk etme izinleri yok. Aslında hiçbir şeye izinleri yok, Capitol yönetimine ters düşen bir düşünceyi ağızlarından kaçırırlarsa örneğin, kendilerine "Barış Muhafızları" diyen askerler gelip kafalarına bir kurşun sıkabilir.