4 Ağustos 2010 Çarşamba

Inception: Nolan bizi limboya götür!

Yönetmen: Christopher Nolan
Yazar: Christopher Nolan
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Ellen Page, Tom Hardy, Ken Watanabe, Joseph Gordon-Levitt, Cillian Murphy, Marion Cotillard, Michael Caine
Tür: Aksiyon|Gizem|Bilimkurgu|Gerilim
Yapım yılı: 2010
Süre: 148 dk.
Ülke: ABD|İngiltere
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 9.2/10
Çavlan'ın puanı: 9.5/10
Umut'un puanı: 10/10

What’s the most resilient parasite? An Idea. A single idea from the human mind can build cities. An idea can transform the world and rewrite all the rules.
– Dominic Cobb

Bu yıl sinemalarda izlediğim filmlerin çoğu vasattı. Biraz bu nedenden, biraz Christopher Nolan'ın filmlerini pek sevdiğimden, biraz da Inception'ın fragmanına ve şöyle bir duyduğum konusuna çarpıldığım için, çok büyük beklentilerle gittim filme. Yüksek beklenti hayalkırıklığı anlamına gelir benim için böyle durumlarda genellikle, ama her nedense hayalkırıklığına uğramayacağıma emindim. Gerçekten de hiç mi hiç hayalkırıklığına uğratmadığı gibi, kendini üç gün içinde iki kez izleten, beklentilerimi karşılamakla kalmayıp aşan bir film oldu Inception. Hem zeki hem de orijinal hikayelere çok az rastlanıyor günümüzde, bulunca da sırf çoğunluktan farklı olmak için eleştirecek nokta arayıp burun kıvırmak yerine, tadını çıkarmak gerekiyor bana kalırsa.

Christopher Nolan Memento'da düz bir çizgide ilerleyen bir hikaye anlatmak yerine, olayları kronolojik açıdan tersten anlatarak seyircinin dünyaya yakın dönem belleğini sürekli yitiren kahramanın gözünden bakmasını sağlayarak neredeyse dahice diye tanımlayabileceğim bir teknik kullanmıştı. Inception'da da aynısını yapıyor, izleyiciyi filmdeki karakterlerle aynı yere koyarak, sürekli rüyanın nerede bittiğini, gerçekliğin nerede başladığını sorgulatıyor seyirciye. The Prestige'de büyülü bir atmosferi acayip sağlam bir temelin üstüne yerleştirip nefis bir kurguyla seyirciyi kendi zihninde kolay kolay unutamayacağı bir yolculuğa çıkaran, The Dark Knight'ta bir blockbusterın (dev bütçeli, gişede hasılat rekorları kılan ticari kaygılı filmler) ille de seyircisini aptal yerine koyan, içi boş, en iyi ihtimalle iki saatlik çerez eğlencelik olmak zorunda olmadığını kanıtlayarak çok daha geniş kitlelere ulaşan Nolan, Inception'da kariyerinin (en azından şu ana kadarki kariyerinin) filmini yapıyor. Arasıra Following ve Memento'daki samimi havayı özlesem de, Nolan'ın yüksek bütçeli filmlere geçişi müthiş bir başarıyla, bir şekilde filmlerindeki zenginlik ve özgünlükten ödün vermeden oldu diye düşünüyorum. Diğer blockbuster yapımcıları sadece hasılat peşinde koşup benzer formüllere dayalı hepsi birbirinden bayat filmler çekerken, Nolan kendi fikirleri olan bir yazar/yönetmen olarak hemencecik ayrılıyor onlardan. Inception'ın, yüksek hasılatlı filmlerin insanların düş güçlerine ve beyinlerine de hitap edebileceğini kanıtlayarak yeni bir dalga yaratması mümkün.




Hikâye, teknolojinin rüya paylaşımına, rüya paylaşımının da hırsızların bilgi çalabilmek için insanların bilinçaltına girebilmesine izin verdiği belirsiz bir gelecekte geçiyor. Kahramanımız işte bu hırsızlardan biri, bir extractor, daha filmin ilk dakikalarında bir adamın zihninin derinliklerinde dolaşarak onun bilinçaltından bilgi çalmaya çalışan Dominic Cobb (Leonardo DiCaprio). Biz tam neyin rüya neyin gerçeklik olduğunu anlamaya başlamışken, yönetmen sözde rüyanın aslında rüya içinde rüya, sözde gerçekliğin de rüyanın ilk katmanı olduğunu açıklayarak üzerine oturduğumuz sandalyeyi bir tekmeyle alaşağı ediyor. (Cobb'un rüya dokumacılığı ve Nolan'ın filmciliğini birbirine benzetmemek mümkün değil, ikisi de bizi cezbederek kafalarımızı karmakarışık etmeye yönelik gerçekliğin birer suretini inşa ediyor, sonuçta içine düşülen hayal aleminden çıkmak pek de kolay olmuyor.)

Görev başarısızlıkla sonuçlanıp da herkes gerçekten uyandığında, Cobb ekibinden birini, mimarı, hedefin düş dünyasını tasarlarken bir ayrıntıyı atladığı, böylece hedefe rüya gördüğünü anlama ve kendini uyandırma fırsatı verdiği için haşlıyor. Bu hedef de, uyandıktan sonra aslında ekibi test ettiğini açıklayan ve onlara bir iş teklif eden işadamı Saito (Ken Watanabe). Herkes yüklü bir miktar para kazanacak bu yeni işten, üstelik sürgündeki Cobb ülkesine, çocuklarının yanına dönebilecek. Yalnız Saito'nun teklif ettiği iş fikir çalmak değil, bir fikir yerleştirmek. Cobb'un ekibi şiddetle böyle bir şeyin imkânsız olduğunu, beynin bir fikrin doğduğu yeri her zaman anımsayacağını savunurken, Cobb da şiddetle bunu yapabileceğini söylüyor ve işi alıyor. Bu seferki hedef Robert Fischer (tadından yenmeyen bir Cillian Murphy), çok büyük bir enerji şirketinin ölmek üzere olan sahibinin oğlu. Beynine yerleştirilmesi gereken fikirse, babası öldükten sonra işi devam ettirmek yerine, şirketi parçalamak. Geriye ekibi toparlamak ve fikir ekme planını yapmak kalıyor.

Ekibin kalpazanı olan Eames'i (yine pek bir leziz Tom Hardy) ve kimyageri Yusuf'u (Dileep Rao) Kenya'da buluyor Cobb. Ama ondan önce yeni bir mimarın peşinde Tokyo'dan Paris'e uçuyor, mimarlık profesörü olan kayınpederinden (Michael Caine) "bir zamanlar kendisinin olduğu kadar iyi" birisini istiyor. Kayınpeder elinde daha da iyisinin olduğunu söyleyerek, Cobb'ı bir yüksek lisans öğrencisi olan Ariadne (Ellen Page) ile tanıştırıyor. Ariadne gerçekten de çok parlak ve hızlı kapıyor, ama başta tıpkı seyirci gibi, hiçbir şey bilmiyor. Cobb ve onun sağ kolu Arthur (Joseph Gordon-Levitt), Ariadne'ye her şeyi baştan anlatıyorlar, böylece yönetmen bizi bilinçaltının derinliklerine çekmeden önce, filmin ilk yarısında bu dünyanın sınırlarını ve kurallarını öğrenmiş oluyoruz.



İzlediğim filmlerin gerçekliğe ve mantık kurallarına uyması gerekmiyor, ama film kendi yarattığı kurallara uymalı, kendi içinde bir mantığı olmalı ve Inception bunu yapıyor. Özellikle düşler ve gerçeklikle ilgili yarattığı kurallar çok eğlenceli: Rüyalarda hissedilen acı gerçekten hissedilir, çünkü her şey beyindedir ve insan beynine acı çektiği sinyalini gönderirse, acı çeker. Rüyalarda ölenler ise, gerçek hayatta uyanır. Bir uyanma yolu da kick, düşüş hissi. Ancak bir fikir ekimini gerçekleştirebilmek için, hem hedefin, hem de ekibin saatlerce uyuşturulması gerekiyor, bu da karakterlerimizin damarlarında çok ağır sakinleştiriciler gezinecek demek. Bu durumda önceden ayarlanmış süre dolmadan ölürlerse, uyanmak yerine limboya düşüyorlar, rüyalarda zamanın daha yavaş geçtiği de göz önüne alındığında (ne kadar derine inilirse, zaman o kadar yavaşlıyor), aslında gerçek hayatta birkaç saat uyuduktan sonra uyandıklarında, limbo halinde on yıllar geçirmiş ve psikolojik olarak çökmüş vaziyette olmaları mümkün. Bu durumda kıssadan hisse: ölmemek lazım.

Karakterlerin rüya içinde rüya içinde rüyada dolaşırken fazla derine düşüp (derinlik sarhoşluğuna benzettim bunu ben) bilinçaltında belirsiz bir süre için sıkışıp kalmaları ve/veya gerçekliği rüya halinden ayıramamaları tehlikesi var, yani limboya düşmenin tek yolu ölüm değil. Bu iki risk de, daha önce limboda elli yıl geçiren Cobb'la yakından alakalı, nitekim geride bıraktıklarının yansımaları sürekli onu geri çekmeye çalışıyor.

Bir başkasının rüyasına girenler o dünyayı manipüle edebilir, ama bilinçaltı bu değişikliğin farkına varır ve insanların yansımaları yavaş yavaş yabancıların etrafında toplanmaya başlar. Rüya durumu ne kadar çok parçalanır, ne kadar derine inilirse, bilinçaltı da o kadar istikrarsız ve öngörülemez bir hale gelir. Bunun bariz bir örneğini Fischer'da, daha incelikli bir örneğini ise Cobb'da görüyoruz. Mal (Marion Cotillard), daha doğrusu Mal'ın yansıması bir görünüp bir kayboluyor, ekibin işini yavaşlatmak, hatta engellemek için elinden geleni yaparak Cobb'a işkence ediyor. Burada protagonist ve antagonistin aynı insanın farklı yüzleri olduğu fikrini somut bir şekilde görüyoruz; Cobb, kendisiyle savaşıyor. Leonardo DiCaprio'nun çıkardığı en iyi performans belki de, Shutter Island'daki karakterini de pek çok açıdan andıran, ama delirmek üzere olduğunu olduğunu bildiği halde cesur görünmek için elinden geleni yapan bir adam rolünde.



Rüyaya, rüya içinde rüyaya, rüya içinde rüya içinde rüyaya ve son olarak limboya, yani dört farklı katmana yayılan soygun olağanüstü. Birbirini etkileyen katmanlar bunlar üstelik: ilk katmandaki arabanın takıldığı bir hız tümseği, ikinci katmanda ufak çaplı bir depreme, üçüncü katmanda bir çığa neden olabiliyor. Rüyada olma halini inanılır biçimde sürdürmek ve izleyiciyi diken üstünde tutmak için filmin görselliğinin ve efektlerinin fevkalade olması gerekiyor, ve öyle tabii ki. Inception'daki her şey olağanüstü güzel görünüyor. Geniş kapsamlı, aksiyon bazlı klasik sahnelere yer açmak için bilgisayar tabanlı görsel efektlerin bu kadar az kullanıldığını görmek çok güzel. Sallanan kamera ve ağır çekim de, olağanüstü bir sinematografi oluşturacak şekilde müthiş dengeli kullanılmış. Özellikle otelde, Arthur'la yansımalar arasında geçen kavga sahnesi, nefes kesici efektleriyle ayrıca değinmeye değer. Yerçekiminin sürekli değiştiği, içinde bulundukları dünyanın sürekli dönmesine neden olduğu sahne. Calgary'nin karlı dağlarında çekilen sahneler için de aynısı söylenebilir.

Bir de Hans Zimmer'in yaptığı müzikler var. Zimmer'ın diğer film müzikleriyle karşılaştırıldığında öne çıkmasa da yeteri kadar iyi olmuş, filme gerekli tadı katabilmiş müzikler. Ortaya filmden ayrı dinlense filmi anımsatma haricinde pek bir keyif vermeyecek, film sırasında ise size gerekli duyguları fazlasıyla hissettirecek müzikler çıkmış.

Oyuncu seçimleri mükemmel. Leonardo DiCaprio süper bir kahraman+anti-kahraman olmuş. Ellen Page'i Hard Candy'den, Marion Cotillard'ı da Big Fish'ten beri zaten pek seviyorum, Joseph Gordon-Levitt kafasına yapıştırılmış saçlarına rağmen point-man rolüne çok iyi gidiyor, Ken Watanabe alışkın olmadığımız bir rolde de olsa yine döktürüyor, Tom Hardy'den Cillian Murphy'e ikincil rollerde görünen her oyuncu rolüne cuk oturuyor, sadece bir iki sahnede görünen Tom Berenger ve Michael Caine bile kısacık sürede seyircinin kalbini çalmayı başarıyor, Pete Postlethwaite'in bile yatakta birkaç saniye yatışını ve yarım bir cümle kuruşunu görüyoruz, filmle ucundan kıyısından alakası olan olan herkes harika bir iş çıkarmış.

Inception, seyircisini düşünmeye zorlayan, ama filmden alınan keyfi bozacak kadar da karışık olmayan bir film. Kendisine altı güzelce doldurulan bir amaç ve bolca kusur verilmiş, derinleştirilmiş bir ana karakteri de var; bir filmden daha fazla ne beklenebilir, diye sormadan edemiyor insan. Bir de Inception'ın fazla karışık olduğunu düşünen seyirciler var, benim kafamı da onlar karıştırıyor. Dikkatinizi verdiğiniz sürece Inception'da neler olup bittiğini anlamak için çok zeki ya da bir sinefil falan olmanız gerekmiyor. Bazı filmler gibi kafa karıştırmak değil sonuçta Inception'ın amacı -tabii seyircisinin zekâsına saygı duyan bir filmle karşılaşmak az da olsa kafa karıştırıcı, o ayrı. Hikâye, zenginliğine ve derinliğine rağmen, kesinlikle anlaşılması zor bir hikâye değil. Bunda Nolan'ın olağanüstü yetenekli bir öykücü olmasının büyük payı var; aynı anda hem zekice hem de çoğunluğun algılayabileceği bir hikâyeyi çok az yönetmen anlatabilir, fikirlerden oluşan göz kamaştırıcı bir labirent olarak sunabilir.



Kusursuz bir film değil bahsettiğimiz. Biraz soğuk bir film olduğu dahi söylenebilir. Küçük de olsa boşluklar var hikayede, ufak tutarsızlıklar, fazla açıklayıcı sahneler, kurgunun hatrına sorulan fazla kişisel sorular, hiç mi hiç derinleştirilmeyen yan karakterler var. Ama kusursuz demek her zaman tercih edilebilir demek değil, olağanüstü etkileyici bir noktaya ulaşmak için atılan birkaç yanlış adım da o kadar mühim değil. Birkaç zayıf yönünü, sayıca zayıflıklarının yaklaşık seksen beş katı olan güçlü yanlarının katışıksız kuvvetiyle kapatıveren, 2.5 saatlik uzun süresine rağmen bitmesini hiç istemeyeceğiniz bir rüya Inception. Son yılların tartışmasız en iyi filmlerinden.

18 yorumcuk:

irmik dedi ki...

Evet evet aynen katiliyorum yorumlarina. Filmin en zekice tarafi senin de belirttigin gibi kendi yarattigi kurallara uymasi. Ayrica bence bu film ve Memento Nolan'in hafiza-zihin-ruya ile ilgili ciddi olarak ilgilenip uzerine calistigini dusundurtuyor. Filmdeki ruyalar, zihin ve bilincaltiyla ilgili bilgiler ve fikirler cidden de bilimsel hipotezlerden olusuyor.

csyasoo dedi ki...

Ben hala izlemedim :S Acaip merak ediyorum :S haftasonu izlicem ama (H)

Barakuda dedi ki...

"İzlediğim filmlerin gerçekliğe ve mantık kurallarına uyması gerekmiyor, ama film kendi yarattığı kurallara uymalı, kendi içinde bir mantığı olmalı ve Inception bunu yapıyor."

işte olay budur.. hep buna dikkat çekmeye çalışırım ben de.. insanlar bazen o kadar paranoyak, daha doğrusu o kadar huysuz oluyorlar ki film denen şeyin bambaşka bir dünya olduğunu unutuyorlar, unutmayı seçiyorlar..

dolu dolu bir analiz olmuş, zevkle okudum..

kerevizli kedi dedi ki...

korktum şimdi bunu okuyunca. bu tarz filmlerin her bir karesini her bir nedenini sonucunu anlamak için çok kasarım kendimi, takıntı gibi bir şey. anlamadığım yerler de mutlaka çıkar ve kafamda o film bir türlü "tamamlanmaz" ve ben uyuz olurum.
yazıyı okuyunca bu film de bana aynı şeyi hissettirecek gibi geldi, bakalım göreceğiz. :))

Mono dedi ki...

bence filmi izlerken kendi kafamda kurduğum sonları izletmediği için mukemmeldir nolan.
ama film thirteen flooru hatırlattı bana.tamam biri oyun biri ruyaydı belki ama yinede benziyorlar birbirlerine.Sonları aynı sayılır zaten.
filme gitmeden ve okuduklarıma bakılırsa 2-3 izlicektim filmi.hatta peşpeşe gitmeyi düşünüyordum.ama bi kerede çözdüm filmi.
film kesinlikle kotu değil mukemmel bi film ama 10 uzerinden 11 vermeye gittiğim filme sadece 9 verebildim.

Bay Kavun dedi ki...

Olağanüstü güzel bir inceleme yazısı. Ben de bugünlerde Inception ile ilgili bir yazı yazmayı düşünüyordum, fakat bu yazıyı okuduktan sonra biraz sindiğimi söyleyebilirim :)

Ata İsmet Özçelik dedi ki...

Sevgili Çavlan, enfes bir yazı olmuş her zamanki gibi :)

Çavlan dedi ki...

Çok teşekkürler :)

filmcankisi dedi ki...

bence de çok güzel anlatmışsın,tekrar izleyesim geldi vallahi :)

hippilazman dedi ki...

bu blogun ismi çok sempatik geliyor ya.. gözüme geldikçe böyle garip bir sırıtma beliriyor.. bannerı da cuk olmuş =) tebrikler..

miss şizoid dedi ki...

izlemeyenlerin beklentilerini arttırırken insanın şüpheye düşmeyeceği nadir filmlerden.ya oyuncu seçimi iyi de bence Ellen Page hiç gitmemiş o role.çok küçük gösteriyor, daha 20'li yaşlarda gösteren biri oynamalıydı.ha severim Ellen Page'i o ayrı, ama bu rol ıhhıı.

Persephone dedi ki...

Uzun zamandır bir sinemadan ağzım kulaklarımda çıkmamıştım, aylardır falan beklediğim bir film olduğu için kesin hayal kırıklığına uğricam diyordum ama Nolan'ın hayal kırıklığına uğratmayacağını unutmuşum. :) Tek pişmanlığım IMAX'ler yerine o muhteşem görselleri Cinebonus'un kıytırık salonlarında izlemektir, haftaya da IMAX'e giderek bu hatayı telafi edicem derhal :) Yazı da nefis olmuş her zamanki gibi, ellerine sağlık :)

methadonia dedi ki...

ben filmi izlediğimden beri düştüğüm hayal dünyasından çıkamıyorum, üzerimde kötü bir etkisi oldu aslında :p yönetmenin bizi cezbedip kafamızı allak bullak ettiğiyle yazdıklarınız çok doğru... yazı çok güzel, film çok güzel, acaba bizden de günün birinde çıkıcak mı kalitesi buna benzer işler..

Junon dedi ki...

aylardır beklediğim film, hala gidemedim...bu yazıdan sonra hayal kırıklığına uğramayacağım kesin.
eline sağlık...

gmnydn dedi ki...

müziklere takılmış durumdayım ben de. fark ettiniz mi bilmiyorum ama neredeyse tüm film boyunca müzik çalıyordu. böyle olması filmin içerisine acayip çekiyor insanı.

HARE dedi ki...

Giden pek çok arkadaşım filmi hiç beğenmediklerini söylediler. Ben de merakla ama birazda ön yargı ile gittim. Film birinci ve uzun bulduğum ilk bölümünde kendi gerçekliğini bizlere anlatıyor, 2. bölümde ise anlattığı gerçekliği gerçekleştiriyor. Yönetmen bir an olsun aksiyona ara vermediği için bize film üzerine düşünme fırsatı vermiyor. Keyifle izledim, izlenebilir bir aksiyon filmi.Bilinçaltı ve rüyalara ilgisi olan biri olarak bu konunun aksiyonu sadece ateşlediğini düşünüyorum...

Dream of CLAIRE dedi ki...

Gerçekten izlediğim en güzel filmlerdendi diyebilirim.Zaten birden fazla izledim filmi.Özellikle en sevdiğim oyuncu olan Joseph Gordon Levitt işin içindeyse bana herşey güzel gelir zaten :)

Aylin dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.