Steve Kloves etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Steve Kloves etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Temmuz 2011 Pazar

Harry Potter and the Deathly Hallows: Part II

Yönetmen: David Yates
Yazar: Steve Kloves (senaryo), J.K. Rowling (roman)
Oyuncular: Daniel Radcliffe, Emma Watson, Rupert Grint, Ralph Fiennes
Tür: Aksiyon|Macera|Fantastik
Yapım yılı: 2011
Süre: 130 dk.
Ülke: İngiltere
IMDb puanı: 8.7/10
Metacritic puanı: 87/100
Çavlan'ın puanı: 4/10
Umut'un puanı: 5/10

Bittiği için çok mutluyum. Gerçekten. Bir kere, genel olarak fiyasko olarak tanımlanabilecek bu dev bütçeli sinema uyarlamalarının son halkasının aylardır süren "her şey temmuz 2011'de bitiyor" reklamlarının aksine benim için gerçek anlamda dört yıl önce, son kitabın son sayfasını okuduğum zaman bitmişti Harry Potter. Ayrıca (sadece Azkaban Tutsağı ile Ölüm Yadigarları'nın ilk filmi hariç olmak üzere) dile kolay tam 10 yıldır her filmde aynı şeyleri yaşamaktan da çok sıkıldım - son derece boktan bir uyarlamayla karşılaşacağını bile bile sinemaya gidip izlemekten kendini alamamak, belki bazı sahneleri etkilenerek, ama filmin büyük kısmını müthiş bir hayalkırıklığı içinde izlemek, bittikten sonra yaklaşık bir saat boyunca yapımcılara, yönetmene ve senariste verip veriştirmek suretiyle benimle gelme nezaketini göstermiş, büyük ihtimalle seriyle ilgisi ve bilgisi olmayan kişinin kafasını ütülemek ve çoğu zaman da aynı şeyleri yazmak: "hikayede hiçbir derinlik kalmamış...", "tamam kitaba bütünüyle sadık olabilmesi imkansız elbette, ama bu kadar önemli, bu kadar temel öğeler nasıl çıkarılabilir?..", "en önemli ayrıntıları attıkları gibi, romanı beğenmeyip değiştirmişler bir de sanki, ekledikleri diyaloglar ne kadar aptalca...", "karakterizasyon bu kadar kötü olabilir, seri için son derece önemli karakterlere nasıl böyle harcayabilmişler?" ve tabii ki: "hani harry potter sihri nerede?". Yorucu olmaya başlamıştı artık bunlar. En azından bir daha bu cümleleri kurmak zorunda kalmayacağım, her seferinde yeni baştan hayal kırıklığına uğramayacağım, seyircisini defalarca aptal yerine koymaktan çekinmeyen bu franchise'a para akıtmayacağım. Buna sevinmemek elde değil.

9 Mart 2011 Çarşamba

Harry Potter ve Ölüm Yadigarları

Harry, Ron ve Hermione'nin Voldemort'un ruhunu parçalara bölerek içlerine yerleştirdiği hortkulukları bulup yok ederek yenmeye çalıştıkları bu son kitapta üçlümüz, sürekli enselerinde hissettikleri Voldemort'tan, Ölüm Yiyenlerden, Kapkaçırcılardan ve Bakanlık'tan da kaçmak zorundalar.

Voldemort'un müritleri Ruh Emicilerin kontrolünde olan Azkaban'dan salınmış ve Ruh Emicilerle birlikte Voldemort'un saflarına katılmış durumda. Artık Ölüm Yiyenler tarafından yönetilen Sihir Bakanlığı, Muggle doğumlu büyücülere karşı Nazi Almanya'sını hatırlatan bir kampanya başlatmış, etrafa "Bulanıklar ve Huzurlu Bir Safkan Toplum İçin Oluşturukları Tehlikeler" gibi başlıklara sahip kitapçıklar dağıtmakta, Harry de "Bir Numaralı Sakıncalı" ilan edilmiş ve başına 2 bin galleon ödül konmuş. Önceki kitapların tümünden daha karanlık bir atmosfere sahip Ölüm Yadigarları, üstelik sadece Voldemort ve yeni faşizan düzeni nedeniyle de değil: Üçlümüz Hogwarts'a dönmediği için. Şimdiye dek bütün kitaplar Harry ve arkadaşlarının Hogwarts'taki bir sömestrini anlatırken, Ölüm Yadigarları son bölümleri hariç Hogwarts dışında geçiyor; son sınıfı okumak için okula dönmüyor üçlümüz, yapmaları gereken çok daha önemli işleri var (ki zaten dönseler de hemen öldürülürler muhtemelen).

7 Mart 2011 Pazartesi

Harry Potter ve Melez Prens

Harry Potter yazıları -özellikle blogger'ın sansürlenmesi üzerine sitenin trafiğinin büyük kısmını yitirince- pek içimden gelmez oldu, ama yazı serisini öyle ya da böyle tamamlamadığım sürece iç huzuru bulamayacağım (!) da bir gerçek, bu yüzden son iki kitabı bu hafta yazayım bitsin diyorum. (Önceki yazılara göre biraz kısa ve baştan savma gelebilir, uyarmış olayım.)

Harry'nin Hogwarts'taki altıncı yılına odaklanan Melez Prens, bir önceki kitaba göre çok daha aydınlık bir atmosferde geçiyor. Bakanlık ve büyücü dünyası artık Voldy'nin döndüğünü -el mahkum- kabul ediyor, Bakanlık Zümrüdüanka'daki gibi Hogwarts'a müdahele edemiyor ve hiçkimse de Harry'e çatlak muamelesi yapmıyor. Tersine, hemen herkes onun seçilmiş kişi olduğuna inanıyor gibi. Tüm bunlar, Harry'nin etrafındaki herkese sürekli bağırıp çağırmasıyla kendini gösteren "ergenlik bunalımı"nın geçip gitmesiyle birleştiğinde, Melez Prens'teki Harry çok daha sevilesi bir karakter, kitap da çok daha aydınlık oluyor. Elbette Sirius'un ölümü Harry'i çok sarsmış, ama biraz büyümesine de neden olmuş sanki.

Quidditch takım kaptanı olan, Voldemort'tan defalarca kaçmasına artık herkesin inanması sonucu etrafında kendisine hayran bir sürü kız bulan, üstelik bu sömestr Dumby ile birlikte Voldy'nin geçmişine doğru özel yolculuklara çıkacak olmanın heyecanıyla yerinde duramayan Harry'yi, belki Snape'in Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersinin hocalığına getirilmiş olması biraz etkiliyor, biraz da Malfoy'un feci derecede kuşku uyandırıcı davranışları. Şimdi hapiste olan Lucius Malfoy'un Ölüm Yiyen'lerin çemberindeki eski yerini -reşit bile olmayan- oğlunun aldığına inanan Harry, Hermione ve Ron'un onu aksine ikna etme yönündeki çabalarına rağmen kafasını Malfoy'un ne yaptığıyla ve Çapulcu haritasında görünmediği zamanlar nereye gittiğiyle bozuyor.

31 Ocak 2011 Pazartesi

Harry Potter ve Ateş Kadehi

Yaz tatilinin ortalarında, tatilin geri kalanını Weasley'lerle geçirme şansı geçer Harry'nin eline. Üstelik Ron'un babası Arthur Weasley, Bakanlık'taki bağlantıları sayesinde, Quidditch Dünya Kupası'nın finali için sürüyle bilet bulmuştur, hem de locadan. Harry şansına inanamaz; hem Dursley'lerden her zamankinden birkaç hafta daha erken kurtulacak ve Hogwarts'a dönmeden önceki günlerini kendini evinde hissettiği, sımsıcak Kovuk'ta arkadaşlarıyla geçirecek, hem de hayatında görmediği kadar çok büyücüyü birarada görecek ve deli gibi sevdiği bir sporun profesyonel biçimde oynandığını izleyerek ömrü boyunca hayalini kurmaya dahi cesaret edemediği bir etkinliğe tanık olacaktır. Ancak elbette işler bu kadar pürüzsüz gitmez. Final maçının oynanıp bittiği gece, bizimkiler çadırlarındayken, kendilerine Ölüm Yiyen diyen bir grup yani Voldemort'un eski müritleri toplanıp küçük bir gösteri yapar, sadece kamp bekçisi Muggle ve karısına değil, diğer büyücülere de terör estirirler. İşler, içlerinden biri gökyüzüne Karanlık İşaret'i gönderince daha da karışır.

Harry, Ron ve Hermione birkaç hafta sonra Hogwarts'a döndüklerinde, bu sömestr okulun Üçbüyücü Turnuvası'na ev sahipliği yapacağını öğrenirler. Bu, büyü dünyasının içinde büyümüş öğrenciler için çok büyük bir haberdir, çünkü pek meşhur olan Üçbüyücü Turnuvası uzun yıllar boyunca her sene yapılarak bir geleneğe dönüşmüş, fakat katılan öğrencilerin kazara ölümleri iyice artınca, süresiz olarak durdurulmuştur. Üç okul arasında düzenlenen, her okuldan birer öğrencinin katıldığı ve bu öğrencilerin tüm sömestre yayılan çok tehlikeli ve zor görevleri atlatmaya çalıştığı turnuva, galibine ömür boyu sürecek bir ün ve bin galleon'luk altın ödül kazandırmaktadır. Şimdi, Bakanlık'ın aldığı yeni önlemler ve yeni getirilen yaş sınırlamasının ışığında kimsenin ölmeyeceğinden hemen hemen emin olan Üçbüyücü komitesi, yeni bir Üçbüyücü Turnuvası düzenlenmekte, bunu da Hogwarts'ta yapmaktadır. Üç okulun birer şampiyonla katılacağı turnuvada yarışacak okullar elbette Hogwarts, nerede olduğunu düşmanları ele geçiremesin diye saklayan, Karanlık Sanatlara Karşı Savunma'dan çok Karanlık Sanatlar'ın bizzat kendisini öğrettiği rivayet edilen ve Bulgarca konuşan öğrencileri nedeniyle Bulgaristan civarında (!) olduğu tahmin edilen Durmstrang, ve boyu posu Hagrid'le yarışır bir kadın müdüre sahip, Fransa'da konumlanmış pek zarif bir büyücülük okul olan Beauxbatons'dur.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Harry Potter ve Azkaban Tutsağı

Tüm dünyada satış rekorlarını altüst ederek bir fenomene dönüşen, sadece çocukları değil, yetişkinleri de avcunun içine alan Harry Potter serisinin gizemi, eğer zahmet edip okursanız çözülecek: Nefis kitaplar bunlar. Üstelik Rowling de çok iyi yazıyor. Konu, kurgu, yazım dili, öykücülük, her şey son derece sağlam bu seride. Ait olduğu türün ve hitap ettiği yaş kitlelerinin çoktan ötesine geçen seri devam ederken biz Harry Potter'cılar, bir klasiğin doğuşuna tanık olduk. Bu seriyi ilgilenmediğiniz ya da küçümsediğiniz ya da başka bir şey için bugüne dek okumayan siz Harry Potter'cı olmayanlar ise, çok şey kaçırdınız. Hiçbir şey için geç değil. Okuyun.

Kitap serisini baştan okuma, filmleri yeniden izleme ve bunları bloga yazma projem devam ediyor. İlk üç kitap içinde favorim olan ve ilk kez bu kadar karanlık, zekice ve karmaşık bir olay örgüsüne sahip üçüncü kitapta sıra: Azkaban Tutsağı.

Harry'nin Hogwarts'taki üçüncü yılı, bir hayli olaylı başlar. Yaz tatilinde tek istediği ödevlerini yapabilmek -ki bunu geceleri gizli gizli, battaniyesinin altında bir el feneriyle yapmak zorunda bırakılır zavallım- ve İngiltere'nin baştan aşağı büyücülerle dolu tek köyü olan Hogsmeade'e yapılacak okul gezilerine katılabilmesi için gerekli imzayı eniştesinden koparabilmek olan Harry, üstüste gelişen şanssızlıklar silsilesi sonucu halasını içi gaz dolu bir balonmuşçasına şişirmiş bulur kendini. Önceki yıl Dudley'lerin evinde küçük bir büyü yapan ev cini Dobby nedeniyle uyarı alan Harry, halasını şişirmek gibi çok daha büyük ve tatsız -üstelik bu sefer, gerçekten de kendisinin gerçekleştirdiği- bir büyü sonucu okuldan atılacağına emindir. Büyücülük hapishanesi olan Azkaban'a atılacağından bile kaygılanmaktadır. Ama yapacağı bir şey yoktur, o evde daha fazla kalamayacağı kesindir. Eşyalarını toplar; Hogwarts kitaplarını ve araç gereçlerini sandığına doldurup Hedwig'in kafesini alır ve hışımla terk eder evi (halası hâlâ şiştikçe şişer ve yükseldikçe yükselirken).

15 Aralık 2010 Çarşamba

Harry Potter ve Sırlar Odası

Sırlar Odası, Felsefe Taşı'nın bıraktığı yerden sadece birkaç hafta sonra başlıyor. İlk kitabın sonunda Harry Potter, Hogwarts'taki ilk yılını sağ salim atlatmayı ve Voldermort'un dönüşünü engellemeyi başarmıştı. Şimdi Dursley'lerin yanında uzun, çok uzun, ona sonsuzluk gibi gelen bir yaz geçirmekte, okulun başlamasına kalan günleri saymaktadır. Dursley'lerden kimsenin hatırlamadığı doğumgününde (hatırlasalar da kulak temizleme çubuğu filan hediye ederlerdi herhalde), Dobby isimli bir ev cini konuk olur odasına. Dobby çok tatlı, Harry'ye büyük saygı duyuyor ve sağlığıyla son derece ilgileniyor gibi görünen bir yaratıktır ve kararlıdır: Harry Potter, Hogwarts'a dönmemelidir! Ona bir komplo kurulmaktadır, Potter Hogwarts'a döneceğine yaralansa daha iyidir çünkü okula giderse kesin ölecektir. Harry elbette bunu kabul etmez, Dobby de kendi sihrini kullanarak, Harry'nin başının Dursley'lerle derde girmesine neden olur. Vernon Enişte Harry'i odasına kitler, işi pencerelere demir parmaklık taktırmaya kadar vardırır, ama Harry umutsuzluğa düşmeye zaman bulamadan Ron Weasley, pek bir muzip ağabeyleri Fred ve George ile birlikte uçan bir arabayla onu kurtarmaya gelir. Harry Hogwarts'a dönmeden ve yine bol olaylı bir sömestre başlamadan, yazın kalanını Ron'ların büyü dolu evinde, Kovuk'ta geçirecektir. Ron ve Hermione'yle Hogwarts'ta geçecek günler de çok eğlenceli olacaktır kuşkusuz, ama dönemin başlamasından kısa süre sonra müthiş bir karanlık yayılır okula, ardı ardına Muggle-doğumlu öğrencilere saldırılar gerçekleşmeye başlar. Harry'nin okuldaki ikinci yılında hüküm sürecek olan gizem, kimsenin tam olarak ne olduğunu bilmediği, yüzyıllar kadar eski bir söylenceyle ilgilidir: Sırlar Odası.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Harry Potter ve Felsefe Taşı

Harry Potter'ın son filmi gösterime girmek üzereyken her yerde reklamlarını gördüğümüz dönemde, seriyi ne kadar özlediğimi fark ettim -yani tam yapımcıların hedef aldığı tip 'fan' grubuna dahilim sanırım- ve kitapları baştan okumaya karar verdim. Son kitabın çıkmasını beklerken dönüp de öncekileri okuduğum çok oluyordu eskiden, ama seri tamamlandıktan sonra bir köşeye atıp unuttum gitti kitapları, özellikle son kitapları tekrar okumayı çok istiyorum. Madem en baştan başlıyorum, her kitap bittikten sonra filmini izleyeyim, böylece bilgiler aklımda tazeyken çok daha mantıklı bir çerçevede değerlendirebilirim filmleri dedim -hem üçüncü ve yedinci filmler hariç hiçbir HP filminden haz etmediğim için, bir kez izleyip unutmayı seçmiştim çoğunu. Biraz daha zorlayıp oyunlarını da oynasam mı diye düşünmemiş değilim, ama ikinci ve üçüncü oyunları daha birkaç ay önce bir başka HP özlemi çılgınlığı döneminde (!) oynayıp bitirmiş olduğum için, bu eski oyunlara en baştan girişmeyi göze alamadım, hem abartmamak lazım. Okumuşken burada da -kısa da olsa- kitaplara ve filmlere dair bir şeyler yazayım diyorum. Bu yazı dizisi neye hizmet eder, kitapları okuyanın mı yoksa okumayanın mı ilgisini çeker, gerçekten gerekli midir bilemiyorum, sonuçta dünyada çoktan fenomen olmuş bir seri bu ve artık -en azından benim üzerine yazacağım kitaplarla filmler- güncel de sayılmaz. Üstelik ne kadar zamanda tamamlarım bilmiyorum, 350'şer sayfalık ilk iki kitabı saymazsak, diğer tüm kitapların kalınlığı 500-1100 sayfa arasında değişiyor, ben de büyü dünyasında yitip gitmemek için her iki HP kitabının arasında seriyle alakasız başka bir kitap okumayı planladım, artık ne kadar uyabilirim o plana bilemiyorum, ama her halükarda bu yazı dizisi en azından birkaç ay sürecek gibi görünüyor. Pek gerekli olmasa da arşiv niteliğinde işe yarayacağına, Harry Potter'ın da bunu kesinlikle hak ettiğine karar verdim en sonunda.

25 Kasım 2010 Perşembe

Harry Potter and the Deathly Hallows: Part I

Yönetmen: David Yates
Yazar: Steve Kloves (senaryo), J.K. Rowling (roman)
Oyuncular: Daniel Radcliffe, Emma Watson, Rupert Grint, Ralph Fiennes
Tür: Aksiyon|Macera|Fantastik
Yapım yılı: 2010
Süre: 146 dk.
Ülke: İngiltere
IMDb Puanı: 8.2/10
Çavlan'ın puanı: 8.5/10
Umut'un puanı: 8/10

Harry Potter kitaplarına tapan, filmlerindense hiç ama hiç haz etmeyen biriyim ben. Bu nedenle, seri tamamlanalı üç yıl olmuşken bunu söylememin anlamsızlığını bildiğim halde kendime engel olamıyorum: Kitapları burun kıvırarak (çocuk kitabı olarak gördüğünüz için ya da bestseller'ları küçümsediğiniz için vb.) okumayan kesimdenseniz, çok şey kaçırıyorsunuz demektir. J.K. Rowling kendi türünde ele alındığında hakikaten çok iyi bir yazar ve Harry Potter serisinde yarattığı dünya, olağanüstü güzel, muhteşem ayrıntılarla dolu, büyüleyici bir dünya. Filmler içinse aynısını söyleyemem; ilk iki film ciddi ciddi çocuk filmiydi (ilk iki kitap da çocuk kitabıydı belki ancak filmlerdeki yüzeysellikten çok uzak, sade ama sihirli bir hava hakimdi romanlara), üçüncü film ilk altı film arasında en iyi -hatta tek iyi- film sayılabilirdi ama ardından çekilen filmler sadık okuyucuyu az da olsa memnun edecek nitelikten uzak, romanların derinliğiyle uzaktan yakından alakası olmayan, gitgide kötüleşen, ruhsuz mu ruhsuz filmlerdi.

Ciddi ciddi "fan" olduğumun ve filmlerin beni tam anlamıyla tatmin edebilmesinin tek yolunun romanın olduğu gibi beyazperdeye aktarılması olduğunun farkındayım, bunun imkânsız olduğunu da biliyorum. Ama beklentilerimi düşürmek ve film serisine bir şans vermek, hatta bir noktada kitaplardan bağımsız bakabilmek için çok gayret ettiğimi de biliyorum; roman uyarlamalarında bazı bölümler elbette atılır, bazı öğeler tabii ki değiştirilir ve her karakter, mekân ve olayın okuyucunun kafasında yarattığı gibi görselleştirilebilmesinin imkânı yoktur. Gelgelelim Harry Potter kitapları beyazperdeye aktarılırken çoğu uyarlamada karşımıza çıkan ve kaçınılmaz olan engellere takılmaktan çok, seyircisinin zekasına hakaret eden yüksek bütçeli ama içi boş Hollywood filmi mentalitesinden nasibini alıyordu. Deathly Hallows'un ilk bölümüne dek.