8 Temmuz 2021 Perşembe

The Witcher 3'ten 3 Leziz Görev

Ön not: Bu yazı aslında Umut'la aramızda yaptığımız yazma egzersizlerinden biriydi: Umut Witcher serisini hiç oynamamış (ve çok ayıp etmiş) bir insan olarak, kendisine hiç bilmeyen birine anlatır gibi anlatmamı istemişti. Bende iz bırakmış olan birkaç quest’i yazım açısından incelersem, oyun tasarımcıları olarak kendimize sağlam dersler çıkarabiliriz belki diye düşündük. Sonuçta ortaya hayvani uzunlukta ve pek fazla kişiye hitap etmeyecek bir yazı çıktı, ama neden Kediler ve Kitaplar'da da paylaşmayalım ki dedik vee buyrun!

The Witcher 3: Wild Hunt'ın bu kadar özel bir oyun olmasının en büyük nedeni, enfes hikaye sunumu, şahane karakterleri, muhteşem müzikleri ile seslendirmeleri ve çok iyi bir dövüş sisteminin yanında, son derece eğlenceli görev tasarımları bana göre. Bu görevlerin araştırma/ipucu toplama kısımları olsun, bizi ciddi anlamda zor kararlar almaya zorlayan diyalog seçimleri olsun, devasa bir açık dünyayla bize sunduğu dağ tepe bayır nal tepme özgürlüğü olsun, karşımıza çıkan çeşit çeşit orijinal yaratık olsun, en basit, en kısa görüneninin bile ustalıkla yazılmış arkaplan hikayeleri olsun... bu oyunu oynamak, oyun dünyasının en muhteşem kurgularından birisini bize altın tepside sunan harika bir deneyim yaşamak anlamına geliyor.



Şok Tedavisi (Shock Therapy)
Bu minicik yan görev, diyarı dolaşarak Gwent kartları koleksiyonumuzu tamamlamaya çalışırken karşımıza çıkıyor. Skellige’de, özel bir Gwent kartı olan bir druid ile yollarımız kesişiyor. Druid kendisine bir iyilikte bulunursak bize kartını bağışlayacağını söylüyor. Kendisi gibi druid olan yakın arkadaşı Egill, bir süre önce gizemli bir hastalığa yakalanmış ve sesini kaybetmiş. Ne büyüler ne iksirler denemişler, hiçbiri işe yaramamış. Belki bizim gibi heybetli bir witcher, çok da geleneksel olmayan bazı yöntemler deneyerek, onu korkutmak ya da sinirlendirmek gibi mesela, tekrar konuşmasını sağlayabilir?

Dilsiz druid’in yanına gidip onunla konuşmayı deneyebiliriz; ama ne zamandan beri konuşamadığını sorup, kaç yıl olduğunu parmaklarını kaldırarak anlatabileceğini söylediğimizde, bize hiç tereddüt etmeden orta parmağını gösteriyor. Anlaşılan konuşmaya çalışmak bir şeyi çözmeyecek diyor ve farklı yöntemler deniyoruz. Toplamda üç adet eylemi tamamlamamız gerekiyor: etraftaki arı kovanını bozup arıları Egill’ın üstüne salmak, ısınmak umuduyla yaktığı ateşini söndürmek ve henüz yeni uykuya dalmışken, tavalara tencerelere vurup sıçrayarak kalkmasına neden olmak.

En sonunda çabalarımız meyvesini veriyor, Egill sesine kavuşuyor! Gelgelelim bize hiddetle bağırışından anlıyoruz ki, ortada gizemli bir hastalık filan yokmuş, druid sadece sessizlik yemini etmiş. Tam üç yıl boyunca bunu bozmamayı başarmış. Yani biz gelip sabrını taşırana kadar. Kısacası, bir druidin diğerine yaptığı eşek şakasının kurbanı oluyoruz. Bize görevi veren kişiye gittiğimizde onu paylamayı da seçebiliriz, mizah anlayışını takdir etmeyi de. Ne yaparsak yapalım, gwent kartımızı alıyoruz, kabak da Egill’ın başına patlamış oluyor.

Sadece bir iki ufak konuşma, sonra da witcher sezgilerimizi kullanarak gerçekleştirdiğimiz birkaç eylem, quest bunlardan ibaret, dövüşmek bile yok. Şok Tedavisi’nin bende şirin mi şirin bir iz bırakmış olmasının nedeni, kısacık, ama pek komik bir görev olması galiba. Bitince kendimizi biraz suçlu hissedip zavallı druide acısak da, eğlendik de aynı zamanda. Eğlendik, değil mi?


Ölü Adamın Partisi (Dead Man's Party)
Ölü Adamın Partisi, Hearts of Stone isimli ek paketteki ana görevlerden birisi. Gizemli Ayna Tüccarı ile yaptığımız, daha doğrusu yapmak zorunda bırakıldığımız bir anlaşmanın gereği olarak, acımasız haydut çetesinin lideri Olgierd von Everec’in bizden isteyeceği üç dileği gerçekleştirmemiz bekleniyor. Ölü Adamın Partisi, işte bu dileklerden birincisi. Amacımız, Olgierd’in erkek kardeşine felekten bir gece yaşatmak. İlk duyduğumuzda kulağımıza basit ve dolambaçsız gelen bu görevin, bizi aslında biraz zorlayacağını öğrenmemiz çok sürmüyor. Çünkü, Olgierd’in kardeşi Vlodimir, hayatta değil.

Hearts of Stone bizi, ta ilk oyundan hatırlayacağınız eski dostumuz Shani’yle biraraya getiriyor. Kızıl saçlı güzel doktor, Ölü Adamın Partisi’nde de bize yardımcı olacak. İlk olarak birlikte Everec ailesinin mozolesine gidiyoruz. Orada Ayna Tüccarı’nın bize daha önce vermiş olduğu kan ile Vlodimir’i çağırma ayinini yapıp, birden belirip üstümüze saldıran Everec ailesinin ölü mensuplarını da bir güzel benzettikten sonra, teklifimizi büyük bir hevesle karşılayan Vlodimir von Everec tarafından ele geçiriliveriyoruz, ne de olsa dünyevi dünyanın dünyevi zevklerini tadabilmek için, yaşayan bir vücuda ihtiyacı olacak.

Shani bir terslik olduğunu hemen anlıyor, çünkü Geralt her zamanki Geralt gibi değil, Shani’ye sürekli övgüler düzen, belden aşağı espriler yapıp duran bir abazana dönüşmüş. Vlodimir’in içimizden çıkıp bize cismani olmayan bir formda görünmesi ve konuşup, genel kurallar belirleyip bir ortak noktada buluşmamız çok zaman almıyor. Şansa bak ki, hemen o akşam Shani’nin bir arkadaşının düğünü var. Bu düğüne Vlodimir’in bizim bedenimizin içinde gitmesine, gönlünce eğlenmesine karar veriyoruz hep birlikte.

Böylece Geralt’ın bedeninde Vlodimir’i kontrol edeceğimiz muhteşem bir gece başlıyor. Eğlence yeri oldukça keyifli mini oyunlarla ve aktivitelerle dolu. Bir kısmı zorunlu, bir kısmı keyfimize tâbi olan bu etkinliklere katılıp Vlodimir’e iyi vakit geçirtmeye çalışıyoruz. Bunlara şöyle bir göz atacak olursak:

* Domuzları ahıra sokma yarışına katılıyoruz. Bu oyunun ödülü, büyü kullanmadan, adilce kazanırsak, Swineherd Kralı’nın tacı.

* Shani bir kızı baştan çıkarabileceğimize inanmayarak bize meydan okuyor. Tam da başardık derken, kızın abileriyle başımız derde giriyor ve onlarla yumruk yumruğa dövüşmemiz gerekiyor.

* Gwent olmadan eğlence olmaz, fakat bu geceki gwent turnuvasının güzelliği, kaybedersek kafamıza eşek kulakları takmak zorunda kalmamız - bu, oyunda başka hiçbir yerde bulamayacağımız, özgün bir parça. Evet, altınımızın bir kısmını da kaybediyoruz belki, ama gece boyunca konuştuğumuz insanların eşek kulaklarımıza yapacağı komik yorumları duymak için değer bence.

* Milleti eğlendirmesi için tutulmuş, fakat bir köpek tarafından kovalanınca ormanın içinde bir yerlere kaçıp kaybolmuş ateş yutan adamı bulup getirmemiz gerekiyor. Witcher sezgilerimizi devreye sokuyor, onu ormanın derinliklerinde, bir ağacın tepesine tırmanmış, sinmiş halde buluyoruz. Gözü dönmüş köpeği sersemleterek ya da kovalayarak devre dışı bırakınca, ağaçtan inip bizimle düğüne dönmeye razı oluyor. Dönüş yolunda tam bu iş de bitti diyip bir oh çekecekken üstümüze bir ayı saldırıyor ve sanki bazen oyunun yazarları bizimle dalga geçiyor. Ayıyı öldürüp, ateş yutan adamı alıp düğüne dönüyor, partiyi kurtarıyoruz. Fakat herhangi bir anda adamla alay etmiş ya da korkup kaçmasına izin vermişsek, bizimle birlikte geri dönmüyor. Bu durumda konukları eğlendirmek için hokkabazlık yapmak da bize düşüyor.

Göle dalıp terlik avlamak, bir atı sarhoş edecek kadar çok içmek, büyük bir hevesle dans etmek ve Shani’den bir öpücük çalmak gibi ufak ama keyifli aktiviteler de cabası. Sonuç olarak, Vlodimir’e gerçekten de hayatının (yahut ölümünün) gecesini yaşatmayı başarıyoruz. Gecenin sonunda ağabeyi Olgierd’e kanıyla yazdığı mektup, yüreklerimizi dağlağdığı kadar, haydutun dileklerinden birini layıkıyla yerine getirdiğimize dair kanıt işlevi de görüyor.

Aslında, Hearts of Stone’daki ana görevler bir bütün olarak baktığımızda son derece ağır, vurucu, duygusal olarak da sarsıcı bir hikaye oluşturuyor. Ama Ölü Adamın Partisi, kendinden önceki ve sonraki görevlerin ciddiliğini yumuşatan, bize ara verip rahat bir soluk aldıran, hafif ve eğlenceli bir görev. Geralt’ın soğukkanlı, suskun, sert ve cool hallerinden çok farklı, esprili ve eğlenceli, biraz da yılışık bir adam Vlodimir. Bu görevi bu kadar nefis ve harikulade yapan unsur, Vlod içindeyken Geralt’ın karizmatik sesine ve oturaklı duruşuna hiç uymayan yorumları ve hareketleri idi bana göre.



Bir Aile Meselesi (Family Matters)
Her köşesi ölüm, zulüm, savaş ve kan kokan çorak topraklar Velen’de, manevi kızımız Ciri’yi arıyoruz. Aldığımız duyumlar bizi Karga Tüneği’ne, kendi kendini Velen’in hükümdarı ilan etmiş Baron’a götürüyor. Gerçek adı Phillip Strenger olan fakat bütün Velen’de Kanlı Baron olarak bilinen bu kırmızı yanaklı, kilolu, gürültücü adam, uzun yıllar boyunca Temeria için ön cephelerde savaşmış, fakat hâlâ sürmekte olan Kuzey Savaşları'nda, Nilfgaardian işgali yeni başlamışken, birliğiyle birlikte büyük bir yenilgi almış. Phillip'le birlikte hayatta kalmış bir avuç adamı, savaş alanından kaçarak kuzey yönüne doğru gayesizce ilerlemeye başlamışlar. Yolda onlara başka firariler de katılmış. Phillip Karga Tüneği'ne vardığında ve daha önce orada yaşayan Lord'un savaştan kaçarken terk ettiği kalesine gelip kurulduğunda, buyruğu altında hatırı sayılır büyüklükte bir grup adam varmış artık. Karısı ve kızını da buraya getirtmiş ve saf değiştirerek Nilfgaard’ı desteklemeye karar vermiş, gün gelip kazandıklarında ona Baronluk ünvanını resmi olarak da vereceklerini umarak.

Ciri, peşindeki Wild Hunt’tan kaçarken bir süre Karga Tüneği’ne sığınmış. Baron’un onu evinde misafir ettiği kısa süre içinde, aralarında dostluğa benzer bir muhabbet gelişmiş. Fakat Baron, birlikte yaşadıkları serüvenleri, Ciri’nin ona anlattıklarını ve burdan ayrılırken gitmeyi planladığı yeri bize söylemiyor; bu bilgilerin değerli olduğunun farkında. Gizemli bir şekilde ortadan kaybolan, kaçırıldıklarından şüphelendiği karısı Anna ve kızı Tamara’nın izini sürmemizi, onlara ne olduğunu aydınlatmamızı, hayattalarsa yerlerini bulup, mümkünse onları geri getirmemizi istiyor. Bunun karşılığında da, bize Ciri’yle ilgili bildiği her şeyi anlatacağını söylüyor.
Başka bir seçeneğimiz olmadığından, bu şantajımsı anlaşmayı kabul ediyoruz. Witcher sezgilerimizi kullanarak hemen o akşam araştırmaya girişiyoruz - ilk durağımız, anne kızın odaları.




Baron ve eşi Anna’nın yatak odasında yaptığımız inceleme sonucu, bir tablonun yerinin değiştiğini, duvarda yıllar boyunca oluşmuş izler sayesinde daha önce durduğu duvarda durmadığını fark ediyoruz. Tabloyu kaldırıp yeni asıldığı duvarı incelediğimizde ise, duvardaki bir hasarı saklamak için resmin oraya asıldığını fark ediyoruz. Yakın zamanda gerçekleştiği belli olan duvardaki bu hasar, bir dolabın içinde bulduğumuz tahta şamdanın kopmuş bir parçası, ve söz konusu şamdan ya da benzeri ağır bir objenin gövdesiyle yapıldığı belli olan bir başka duvardaki darp izleri, bizi burada bir boğuşma olduğuna inanmaya itiyor. Belki de Anna, tüm konak uykudayken gizlice yatak odasının içine kadar girmiş birisi tarafından kaba kuvvetle kaçırıldı?

Şamdanda witcher sezgilerimizi kullanarak görebildiğimiz ve taze olduğunu anlayabildiğimiz bir alkol kokusu alınca, bunu izlemeye karar veriyoruz. Koku, bizi şarap fıçılarının bulunduğu mahzene doğru götürüyor, fakat onu takip ederken, iki merdiven arasında gevşek bir parke fark ediyoruz. Eğilip bakınca, araya sıkışmış efsunlu bir kolye buluyoruz; ucunda, koruyucu bir muska var. Bu büyülü nesneyi Baron’a sormak üzere cebimize atıyoruz.

Tamara’nın odasında ise, şüpheli bir mektupla karşılaşıyoruz. Mektup, kimliği belirsiz biri tarafından yazılmış ve bu kişi Tamara’yı aralarına katılmaya ikna etmeye çalışıyor gibi görünmekte. Bir aile gibi hissettiklerini, herkesin birbirine destek olduğunu, kimsenin geçmişinin ve önceki hayatının eşelenmediğinin güvencesini vermekte, ahlaksızlığa ve sapkın eylemlere karşı verdikleri savaşa da şöyle bir değinmekte. Odasındaki tütsü kokusunu takip ettiğimizde, bodrumda kapısı kilitli küçük bir oda içerisindeki Ebedi Ateş sunağını buluyoruz. Parçaları birleştirmemiz çok zaman almıyor: mektup aslında büyü düşmanı, cadı avcısı ve fanatik dinci bir tarikat olan Ebedi Ateş’ten gelmiş. Görünüşe göre, Tamara’yı recruit etmeye çalışıyorlarmış.
Baron’a yatak odasının leş gibi içki koktuğunu söylediğimizde, önce adamlarımdan birisi içmiştir diyerek çevirmeye çalışıyor, fakat sonra, söz konusu şarabı kendisinin içtiğini, karısı ve kızının ortadan kaybolduğu gece körkütük sarhoş olduğunu itiraf ediyor. Odada boğuşma izleri olduğunu, bu konuda bize ne söyleyebileceğini sorduğumuzda, hiçbir şey bilmediğini söyleyip, o gece hiçbir şey hatırlamayacak kadar sarhoş olduğunu hatırlatıyor bize. Uyandığında Anna ve Tamara’yı gitmiş bulduğunu söylüyor. İşin ilginç yanı, adamlarını defalarca sorguya çekmiş, ama hiçbir şey duymadıklarını söylemişler.

Baron’u parkenin altına sıkışmış durumda bulduğumuz kolyeyle ilgili de sorguya çekiyoruz. Tanıdık gelmediğini söylüyor. İçinde büyülü bir tılsım olduğunu bildiğimizden, bu bölgede bir cadı ya da büyücü yaşıyor mu diye soruyoruz. Bir çeşit müneccim olan ve Cinci lakabıyla bilinen yöre büyücüsünden bahsediyor, bize adresini veriyor. Sözkonusu muskayla ilgili bilgi edinebileceğimizi umarak, onunla konuşmak üzere yola çıkıyoruz.



Cinci’ye ulaşmak, zannettiğimiz kadar kolay olmuyor. Kulübesinin bahçesinde barikat kurmuş askerleri uzaklaştırmak için bir yol bulmamız gerekiyor - arkadaşlarının cırcır olmasından, ona yemiş gönderen Cinci’yi sorumlu tutuyorlar. Bu olayı çözmek için uygulayabileceğimiz çeşitli yaklaşımlar arasından gönlümüze göre olanını seçip askerleri gönderiyor ve kulübenin kapısını çalıyoruz.

Cinci bizi minnettarlıkla içeri alıyor, bizi beklediğini, geldiğimizi öngördüğünü söylüyor. Ona gösterdiğimiz muskayı hemen tanıyor, Anna’yı korumak için kendisinin okuyup üflediğini anlatıyor. Anna’nın neye karşı korunmaya ihtiyacı olduğunu sorduğumuzda, kadının her taraftan kötülükle çevrelendiğini, ona zarar vermek isteyen bir takım güçlerle boğuştuğunu ima ediyor, ama açık açık konuşmuyor, ayrıntı vermeyi reddediyor. Elinden gelenin sadece ufak bir tılsım olduğunu belirtirken, bundan dolayı gerçekten kederli görünüyor.

Anna ve kızının kayıp olduğunu anlatıp, nerede olduklarını bilip bilmediğini sorduğumuzda, bilmediğini, fakat bazı “ruhlar”ın bilebileceğini söylüyor. Bunun için de, ruhların yerini tespit etmekte çok başarılı olan, fakat şu an kendisi kayıp olan keçisi Prenses’i bulup getirmemiz gerekiyor. Tahminine göre, askerlerin bahçesinde yarattığı arbede sırasında korkup kaçmış keçicik. Bu, kısa bir yan görevi tetikliyor. Prenses’i türlü talihsizlikleri atlatarak bulup sahibine getirdiğimizde, Bir Aile Meselesi quest’i de kaldığı yerden devam ediyor.
Cinci, keçiyi ve ona stoğumuzdan verdiğimiz kanı kullanarak, bir ritüele başlıyor. Bazı büyülü sözleri söylemesiyle, gözlerine bir perdenin inmesi bir oluyor. Kendine geldiğinde, ne Anna’yı, ne de Tamara’yı gördüğünü söylüyor yaşlı adam, sadece bir çocuk görmüş. Yaşamayan, ama ölemeyen de bir çocuk. Anna’nın bir süre kanında taşıdığı, ancak düşürdüğü bir çocuk. Baron bize böyle bir şeyden bahsetmedi diyoruz. Belki utandı, yahut korktu, belki de hatırlamak istemediği için unutmayı seçti, diyor Cinci. Bu noktada kendimizi tutamayıp, Kanlı Baron ailesine kötü davranır mıydı, onları döver miydi diye soruyoruz. Cinci bilmediğini, görmediğini, yaşlı olduğunu, gözlerinin artık nerdeyse hiç görmediğini söylüyor, ama keçisi Prenses’in Anna ne zaman kulübesine gelse yanına gidip elini yaladığını ekliyor. Bilge bir keçiymiş, ancak gerçek anlamda ızdırap çekenlerin yanına böyle gidermiş. Büyücü, yaptığı ayin sırasında gördüğü, iki dünya arasında sıkışmış çocuğu anlatmaya dönüyor tekrar. Cesedi gerekli merasim yapılmadan gömüldüğü için bir “berbatçık”a dönüşmüş halde, çürümüş bir cenin olarak, intikam almak için hayata dönmüş.

Berbatçıklar usulüne uygun bir şekilde defin edilmemiş, istenmeyen bebeklermiş. Geceleri mezarlarından çıkar, hamile kadınların kanını emer, fetüslerini yerlermiş. Fakat bilinçsizce kendine yapılan haksızlığın acısını çıkarmaya çalışan, lanetlenmiş, aslında özünde masum yaratıklar. Bu berbatçığın gömüldüğü yeri öğrenmemiz gerekiyor, çünkü Anna ve Tamara’yı bulmakta bize yardım edecek. Laneti kaldırabilir ya da onu öldürüebiliriz. Öldürmeyi seçersek, kanını alıp Cinci’ye götürmemiz, onun bu kanı kullanarak yapacağı ayin sonucunda bizi aradığımız şeye, akrabalarının kanına götürmesini beklememiz gerekiyor (ben bu kalpsiz seçimi yapmadım, o yüzden anlatırken de diğer yoldan gitmeyi tercih edeceğim). Laneti kaldırmayı seçersek de yapacağımız şey, geceyarısı berbatçığı alıp konağın kapı eşiğine gömmek ve Aymm Rhoin olarak bilinen isimlendirme ayinini uygulamak. Bu eski Elf geleneği, onu bir laberkine, “hane muhafızı” olarak bilinen bir nevi iyi huylu ruha dönüştürecek.
Karga Tüneği’ne döndüğümüzde, kalenin ahırlarında büyük bir yangın karşılıyor bizi. Nasıl çıktığını kimse bilmiyor. Birkaç asker bizden yardım istiyor; seyis çocuk, atlarla birlikte ahırda kapana kısılmış. Onları kurtarıp kahraman olduktan sonra (hiçbir şey yapmamayı seçip ölmelerine izin de verebiliriz elbet, ama bu oyunu böyle bir zalimlikle oynamak da biraz şey sanki, neyse) gidip bahçenin bir köşesinde kendi kendine esip gürleyen Baron’u buluyoruz. Bizi coşkuyla, kahkahalarla gülerek karşılıyor; dut gibi içmiş. Kalesinde çıkan bu büyük yangın umrunda mı, anlamak mümkün değil. Bu hali daha da sinirimizi bozuyor ve çelik gibi bir soğuklukla, karısının düşük yaptığını bildiğimizi, yıllardır içip içip eşini ve kızını dövdüğünü, en sonunda canlarına tak ettiğini ve kaçtıklarını söylüyoruz. Suçlamalarımızla allak bullak olan Baron öfkeden kendini kaybediyor ve üstümüze saldırıyor. Onunla yumruk yumruğa bir kavgaya girişmemiz gerekiyor. Fakat bizim için sarhoş, tombul ve cumburlop Baron’u alt etmek çocuk oyuncağı — birkaç darbede yere yığıyoruz onu. Kafasını da bir güzel suya sokup ayılmasını sağladıktan sonra, burnu iyice sürtülmüş adamı alıp konağın içine geçiyoruz. Şöminede yanan ateşin önünde, pişmanlık dolu bir sesle konuşarak, bize içini dökmeye başlıyor.




Kaleden kendi istekleriyle ayrıldıklarını biliyormuş başından beri aslında. “Kadınlarını kontrol edemeyen bir adam” olarak görülmekten utandığı için açıkça söyleyememiş bunu bize. Tamara gözünün nuruymuş, ona hiç el kaldırmamış, bir kez bile. Ama karısı, ah o Anna, bam teline basmayı her zaman çok iyi becerirmiş. Bunu biraz kurcalarsak, aralarındaki ilişkiyi bilmediğimizi, belki bir gün anlatacağını söylüyor, yeri gelirse.

Anna yanına gelip, kızlarını da alıp onu terk edeceğini söylediğinde, Baron üç gündür aralıksız içiyormuş. Gitmemeleri için yalvarmış, işe yaramayınca da kaba kuvvet kullanmaya başlamış. Kadın karşı koymaya çalışmış, odalarında bir parçasını bulduğumuz tahta şamdanı alıp Baron’a vurmaya çalışmış, duvardaki izler de o şekilde oluşmuş. Baron dengesini kaybedip düşmüş, şarap da o anda yere dökülmüş. Tamara tüm bunlar olurken yanlarında değilmiş, belki koridordan izliyormuş, emin değil bu konuda. Anna, kocasının düştüğü anı kaçmak için kullanmış; şamdan hâlâ elinde, merdivenlere atmış kendini. Basamakların en altında Baron yetişmiş ona, ama nafile. Şamdanı kafasına yemiş ve bayılmış. Hatırladığı en son şey buymuş. Kafası şişmiş, çişini de altına kaçırmış halde tek başına uyanmış ertesi gün. Anna ve Tamara çoktan gitmişler.

Düşük, o gece olmuş. Hangi anda olduğunu hatırlamıyor bile Baron. Ertesi sabah yatak odalarına gittiğinde, her yerin kanla bezendiğini görmüş ve o saniye anlamış. Zavallı dölüt, savunmasız ve kıpırtısız, kanlı çarşafların arasında yatıyormuş öylece. Anna’ya o gece uyguladığı şiddetin sonucu olmalıymış bu, yani tamamen Baron’un suçu. (Baron’un durumunu yumuşatan -ya da siyah ve beyazdan çıkarıp grileri de içine katan diyeyim- bazı bilgileri, ancak tamamen opsiyonel bazı konuşma seçeneklerini kullanırsak, bununla birlikte Baron’a sert ve katı yaklaşan bir Geralt yerine, biraz daha anlayışlı yaklaşan, empatik Geralt cevaplarını seçersek öğrenebiliyoruz. Baron’un düşük için kendini suçladığı an da o anlardan biri.) Buna yanıt olarak Baron’a, suçun onda olduğuna henüz emin olamayacağımızı, Anna’nın Cinci’nin büyülediği efsunlu kolyeyi kaybetmiş olmasının düşükle bir ilgisi olabileceğini söylüyoruz. Şimdilik bütün dikkatimizi berbatçığa yöneltmemiz gerekiyor. Doğmamış kızının, hayattakini bulmaya yardımcı olabileceğini açıklıyoruz. Aralarındaki kan bağı sayesinde, bizi annesine ve ablasına götürecek. Buna ulaşmanın iki farklı yolunu Baron’a anlatınca, bütün umutlarını bu çocuğa bağladığını, onun dünyaya gelmesini her şeyden çok arzuladığını söylüyor bize. Şu an neye dönüşmüş olursa olsun onu öldürmemizi katiyen istemiyor, ama son karar elbette bizim olacak.

Geceyarısına doğru baron bizi, ceninin kalıntılarını bir çarşafa sarıp gömdüğü yere götürüyor. Ona yolda isimlerin güçlü mühürler olduğunu, bebeğe bir isim vermemiş olmasının büyük bir hata olduğunu anlatıyoruz. Mezarına vardığımızda, toprağın kazıldığını ve boş olduğunu görüyoruz, demek berbatçık etrafta geziniyor, belki de bir av arıyor. Karşımıza çıkması için çok beklememiz gerekmiyor. Ona saldıracak mıyız, yoksa isimlendirme ayinini mi yapacağız, karar vermek için sadece birkaç saniyemiz var.
Mutant da olsak içimizde bir insanlık kaldığı için dönüştürme ayinini yapmayı seçip (!), Baron’dan berbatçığı kollarına almasını istiyoruz. Biraz korkuyor ve iğreniyor, ama onu kucağına aldığında durgunlaşıyor, belki de içinde bastırdığı bazı duygularla yüzleşmeye başlıyor. Berbatçık şu an sakin, ama ajite olursa çok tehlikeli hale gelecek, biz müdahele edecek zamanı bulamadan babasının çenesini ısırıp kan kaybından ölmesine neden olabilir. Baron’dan yaratık kıpırdamaya başladığı anda bize haber vermesini istiyoruz ki Axii yaparak onu sakinleştirebilelim.

Kaleye dönüş yolunda, berbatçığın kokusunu alan aç heyulalar sarıyor etrafımızı. Onlarla dövüşüp hepsini tek tek haklamaya çalışırken, bir yandan da berbatçığa sakinleştirme büyüsü yapmamız, zamanlamayı iyi ayarlamamız gerekiyor, yoksa berbatçık öfke sınırını geçerse, onu alt etmek için öldürmek zorunda kalabiliriz bu sahnede.



Kaleye ulaşır ulaşmaz hiç vakit kaybetmeden ayine başlıyoruz. Baron bizden sonra tekrarlıyor:
By the powers of earth and sky
By the world that was to be your home
Forgive me, you who came but who I did not embrace
I name thee Dea and embrace thee as my daughter
Dea ismini Baron koyuyor, o anda sanki içinde bir şeyler yatışıp huzur buluyor. Bu sözlerden sonra berbatçık da sakinleşip bir uyku haline geçiyor. Kapı eşiğine gömme işlemini de onun yapması gerektiğini söylüyoruz Baron’a; doğmamış bebeğini mahrum bıraktığı usulünce defnetme işi, hemen şimdi ve onun tarafından gerçekleşmeli. Şikayet etmeden küreği alıp kazmaya girişiyor. Gömme işlemi bitince orda bir işinin kalmadığını, evine dönmesini söylüyoruz. Başta isteksiz davranıyor, ama artık yapılacak tek şeyin beklemek olduğunu, onun da bizim görevimiz olduğunu anlatınca, ikna oluyor. Tam 24 saat sonra gömüldüğü yerden bir laberkine dönüşmüş olarak çıkacak berbatçık. İsim ayini, arkasından bir günü koruması beklenen evin kapı eşiğinin altında gömülü geçirmesi, sonra da bizim onu çıkarmadan yapacağımız bir ritüele dayalı bu çok eski gelenek, berbatçığın hane muhafızına dönüşmesini sağlayacak. Önce bize ailesini bulmakta yardımcı olacak, sonra da dönüp Baron’un evini koruyup kollayacak.

Gerçekten de her şey planladığımız gibi gidiyor. Ertesi gün geceyarısında, berbatçığı laberkine dönüştürecek ayini yapıyor, en sonunda, sana kanlı bağlı diğer kişilere götür beni, diyoruz. Mezardan havada süzülen, ışık saçan tatlı bir cenin formunda bir ruh çıkıyor: berbatçık, laberkine dönüşmüş. Önümüzde uçarak, annesiyle ablasının izini sürüyor. Yolculuk elbette maceralı oluyor, önümüze çıkan kurtlarla, küfiblisleriyle ve heyulalarla dövüşüyoruz. Laberkinin bizi getirdiği eski bir tütsühaneye vardığımızda, witcher sezgilerimizi kullanarak etrafta ipucu aramamız gerektiğini idrak etmemiz çok zaman almıyor. Anne kızın kokusunu taşıyan kıyafetler, bir bilezik ve düşürülmüş tek bir at nalı buluyoruz - buradan geçmişler. Laberkin bize yol göstermeye devam ediyor. Bu sefer, tütsühaneden pek uzakta olmayan, yol üstünde bir köprüye götürüyor bizi. Görünüşe göre burada ciddi bir kaza olmuş, yerde bir parçası yenmiş, başsız bir at cesedi yatıyor. Yakından baktığımızda, bir nalının eksik olduğunu görüyoruz; demek Anna ve Tamara’nın atıydı. Witcher sezgilerimizi devreye sokup at ölüsünü yakından incelemeye girişince, iç organlarının deşildiğini fark ediyoruz. Kafası koparılmış zavallı atın üstünde devasa pençe izleri var. Belli ki güçlü bir yaratık tarafından saldırıya uğramışlar, yaralanmadan kaçabilmiş olmalarını umuyoruz.



İz sürmeye devam ediyoruz, bu kez de bir balıkçı kulübesine götürüyor bizi laberkin. Görünüşe göre bu son durak, çünkü bizi bırakıp kaleye dönüyor. Kulübede çocuklu bir aile yaşıyor. Onları Anna ve Tamara’ya dair bir bilgileri var mı diye sorguya çektiğimizde, anne baba neden bahsettiğimizi bilmiyor gibi davranıyor, fakat oğlan çocuğu, Tamara’nın önceki gece orda kaldığını kaçırıyor ağzından. Baron için çalışmadığımıza, Tamara ve Anna’yı sadece hayatta ve güvende olduklarına emin olmak için aradığımıza dair güvence verince, baba pes ediyor ve anlatmaya başlıyor. Balıkçının Oxenfurt’ta yaşayan erkek kardeşi, Tamara’yı yanına almış, evine sığınmasına izin vermiş. Ama Anna kayıp, nerede olduğunu bilmiyor karı koca, çok da endişeleniyorlar ölmüş olmasından. Gerçi nerede, ne halde olursa olsun, her yer Baron’un yanından iyidir, karısını gece gündüz dövdüğünü herkes biliyordu ama kimse kılını kıpırdatıp bir şey yapmadı diyor balıkçı öfkeyle.

Kendini toplayıp tam olarak ne olduğunu sırasıyla anlatmasını istiyoruz. Birkaç yıl önce çocukları hastalanmış, kısa sürede çok ciddileşmiş durumu. Köydeki kimsenin umrunda olmazken, Tamara onları sık sık ziyaret etmiş, aileye ilaç ve yiyecek getirmiş. Çocuklarının hayatını bu iyi kalpli kızın kurtardığına içtenlikle inanıyorlar. İşte bu nedenle hiç düşünmeden yardım etmişler bu iki kadına, Kanlı Baron’un hiddetinden ne kadar korksalar da.

Balıkçı adamın anne kızı Karga Tüneği’nden kaçırdığı gece, devasa bir zebani saldırmış onlara yolda. İşin tuhafı, zebani görünmeden saniyeler önce, Anna’nın ellerinde sanki alevler içinde yanıyormuş izlenimi veren garip işaretlerin belirdiğini görmüş balıkçı. Yaratık Anna’nın atını paramparça edip, kadını kaptığı gibi ormanın içine dalmış. Zebaniden korkan diğer atlar ters yöne dörtnala koşmaya başlamışlar bu sırada, kaçıp kulübeye ulaşabilmişler böylece. Tamara dönüp annesini aramak istemiş, ama balıkçının karısı yalvararak ikna etmiş onu; tek başına ormanda saldırıya uğrayıp öleceğini, zebaninin Anna’yla birlikte çoktan kayıplara karışmış olduğunu, ve büyük ihtimalle kadıncağızı çoktan öldürdüğünü söyleyerek.
Bu noktada elimizde yeni bir ipucu olmadığı için tıkanıyor ve bu göreve ara vermek durumunda kalıyoruz (Tamara’yı gidip görebiliriz, ama annesini bulmak konusunda bize yardımcı olamayacak. Zaten gidip onunla konuşmamız da elzem değil, yerini öğrenmemiz yetiyor görevin ilerlemesi için. Ama elbette kafamızdaki boşlukları doldurmak, hikayeyi bir de onun tarafından dinlemek açısından önemli. Ben en optimal seçeneği, annesinin yerini öğrendikten sonra Tamara’yla konuştuğumuz senaryoyu anlatacağım). Balıkçının Anna’nın ellerinde aniden yanmaya başladığını söylediği garip işaretlerin ne olduğu, ne anlama geldikleri kafamızı kurcalıyor, ama ne yazık ki, şu an için yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Ciri’yi arama maceramızda duyduğumuz diğer bilgilerin peşinden koşmamız, başka insanları sorup soruşturmamız ve ilerleyip bu görevde tıkandığımız yeri aşabilmemiz çin, bir başka ana görevi tamamlamamız gerekiyor: Ormanın Hanımları.



Konuyu daha fazla dağıtmamak adına bu diğer görevi pek anlatmayacağım, fakat aslında Bir Aile Meselesi’ni yakından ilgilendiren bir yanı var. Bu quest sırasında Kambur Batağı’na gidiyor, orada son derece kudretli ve tehlikeli cadılar olan Kocakarılar’la, köylülerin bu cadılara kurban olarak verdiği bir avuç çocukla, ve onları koruyup kollayan, “Nine” diye hitap ettikleri, biraz kafadan kontak ama anaç bir kadınla tanışıyoruz. Balıkçının bize Anna’nın kaçırıldığı geceyi anlatırken ellerinde oluştuğunu tarif ettiği izlerin aynısı, bu yaşlı kadında var. Noktaları birleştiriyor ve Nine’nin aslında Anna Strenger olduğu çıkarımını yapıyoruz. Nine’ye isminin aslında Anna olduğunu bildiğimizi söyleyip, kocasına, kızına, Karga Tüneği’ndeki hayatına dair bir şeyler sorduğumuzda, neden bahsettiğimiz konusunda hiçbir fikri yokmuş gibi davranıyor. Hiçbir şey hatırlamıyor, kafası da pek yerinde değil gibi. Kocakarılar’dan Anna’nın neden orada olduğuna, nasıl geldiğine dair biraz bilgi alıyor, öğrendiklerimizi dönüp Baron’a anlatmayı planlayarak, onu bataklıkta, gözü gibi baktığı yetim çocuklarla birlikte bırakıyoruz. Ne yazık ki, bu çocuklar “Nine”leri tarafından güzelce bakılıp iyice semizletildikten sonra, Kocakarılar onları yemeyi planlıyor. Neyse.

Ormanın Hanımları, Fısıldayan Tepecik isimli bir başka quest’i doğuruyor. Kadim bir meşe ağacının köklerinde tutsak kalmış ruha dair ne yapacağımızla ilgili aldığımız kararların, çevre köylerdeki insanların, Bataklık’taki yetim çocukların ve Anna’nın hayatları üzerinde çok büyük etkileri olacak. Ama şimdilik, bunlardan habersiz, Baron’un kızına gidiyoruz.



Tamara’yı Oxenfurt’ta, balıkçının kardeşinin evinde buluyoruz ve güvende olduğuna emin oluyoruz. Tıpkı balıkçının ailesi gibi başta o da bize temkinli, hatta düşmanca yaklaşıyor, ama onu kendi isteği dışında bir yere götürmek gibi bir niyetimizin olmadığını, sadece iyi olup olmadığını anlamaya çalıştığımızı anlayınca bize karşı olan tutumu değişiyor ve dili çözülüyor. Hayattaki ilk anısının sarhoşluktan sızmış vaziyette yerde iki seksen serilmiş, ayyaş bir baba olduğunu söylüyor bize. Sonraki yıllar da farklı geçmemiş; babasının deli gibi içip, günlerce bir yerlere kaybolduğunu, sonra eve dönüp annesini dövdüğünü ve annesi ağlarken eşyaları kırıp döktüğünü görerek büyümüş. Baron’un savaşa gidip onları yalnız bırakmak zorunda kaldığı zamanları çok daha mutlu geçen zamanlar olarak hatırlıyor.

Tamara, evden ayrılmaya karar verdikleri o gece annesinin yaptığı düşüğün de babasının elinden olduğunu düşünüyor. Baron’dan uzakta, kendi seçtiği hayatı yaşarken çok mutlu olduğunu, babasıyla tekrar görüşmek gibi bir planının kesinlikle olmadığını, gelgelelim annesinin şu an hayatta olup olmadığını bile bilmiyor olmaya dayanamadığını söylüyor. Boğazına bir yumru gelip oturmuş sanki. Annesini Kambur Batağı’nda gördüğümüzü anlatıyoruz ona. Sıhhatte ve afiyette olduğunu, hatta yetim çocuklarla ilgilenirken hayatından gayet memnun göründüğünü, ama kafasının çok da yerinde olmadığını düşündüğümüzü ekliyoruz. Bunları duyunca çok heyecanlanıp, hemen yanına gitmek istiyor. Ona bataklığa gitmesini tavsiye etmeyeceğimizi, Kocakarılar'ın çok tehlikeli büyücüler olduğunu, annelerini kan dökülmeden bırakmayacaklarını söylüyoruz. Tamara tek başına gitmeyi planlamadığını, şehirdeki yeni arkadaşlarının kudretli kimseler olduğunu, onları toplayacağını söylüyor. Biraz açmasını rica ettiğimizde, anlattıklarının, kalede bulduğumuz Ebedi Ateş sunağıyla örtüştüğünü fark ediyoruz. Tamara gerçekten de, Redania Kralı Radovid için çalışan, cadı avcılığı yapan bu fanatik dinci gruba, Ebedi Ateş Kilisesi’ne katılmış. Bir gün Ebedi Ateş’in ateşinin bizi de kutsayacağını umduğunu söyleyince, teşekkür ediyor, ama ateş tehlikelidir, mazallah yakıverir insanı diyor ve oradan ayrılıyoruz.
Hem karısı hem de kızıyla ilgili öğrendiğimiz bilgileri paylaşmak için Baron’un yanına döndüğümüzde, Karga Tüneği’nde suçluluk duygusuyla çökmüş, üstelik de ayık bir Baron buluyoruz. Kaybettikleri bebeğin acısı içinde katlanarak büyümüş, kendini bir katil gibi görüyor. Tamara’nın Oxenfurt’ta olduğunu, babasının yanına dönmek gibi bir niyeti olmadığını söylediğimizde, nasıl dönmek istemez, odasını da hazırlatmıştım diye duygusallaşıyor. Hayatının ailesi olmadan hiçbir anlamı olmadığını anladığını, bundan sonra her şeyin farklı olacağını, değişeceğini söylüyor; sanki bizi olduğu kadar, kendini de ikna etmeye çalışıyor. Peki ya Annie’si, ondan haber yok mu? Onu da Kambur Batağı’nda bulduğumuzu söylüyor, karnını doyuracak aşı, başının üstünde çatısı var, halinden memnun gözüküyor diyoruz. Baron sinirleniyor. Senin görevin onu geri getirmekti, hangi koşullarda yaşadığını bana bildirmek değil diyor hiddetle. Hayır diyoruz kısa ve net bir şekilde. Nerede olduklarını bulmayı kabul etmiştik, daha fazlasını değil. Bulduk ve bitti.

Ona iğrenerek baktığımızı sezen Baron, siz witcherların dünyasını bilemem, ama bizimkinde hiçbir şey siyah beyaz değil, bu olayda da bütün suç bende değil, diyor. Bu noktada, eğer Anna ve Phillip Strenger’in nasıl tanıştığını, neler yaşadığını ve nasıl bu hale geldiklerini merak edersek, Baron’dan hikayeyi kendi açısından anlatmasını isteyebiliyoruz.
Phillip Anchor Muharebesi’nde savaşırken, omzundan mızrakla yaralanmış. Onun yaralarına da, hemşirelik yapan Anna bakmış. İlk görüşte aşık olduklarına inanan Phillip, iyileşir iyileşmez evlenme teklif etmiş. Anna, mutluluktan ağlayarak kabul etmiş. Kısa süre sonra da kızları Tamara dünyaya gelmiş.

Bir süre her şey çok güzelmiş, ama çok geçmeden Phillip Cidaris’e gönderilmiş savaşmaya. Bir muharebeden diğerine, cephede geçen bir hayat. Uzun zaman evine dönemeyen Phillip teselliyi içkide bulmaya başlamış. Anna’ysa Evan adlı çocukluk arkadaşında. Phillip karım evde çocuğumuzla oturup beni bekliyor diye düşünürken, Anna kocasını aldatıyormuş, hem de tam üç sene boyunca. Phillip bir gün eve döndüğünde kimseyi bulamamış - Anna bütün eşyalarını toplamış, küçük kızlarını da yanına alıp gitmiş. Arkasında, artık kocasını sevmediğini, onu o puşt için terk ettiğini anlatan bir mektup bırakmış. Phillip eve dönmelerini istemek için onları bulmaya gitmiş, fakat Evan’ı görünce nevri dönmüş ve adamı oracıkta vahşice katletmiş, cesedini de köpeklere yedirmiş. Kendini kaybeden Anna bir bıçak kapıp kocasının üstüne saldırmış, darbeyi savuşturan Phillip, Anna’ya ilk kez orada vurmuş. Onu sakinleştirmek için başka ne yapabilirmiş?

Bundan sonra aralarında hiçbir şey eskisi gibi olmamış. Baron ne kadar özür dilese ve karısını hediyelere boğsa da, geçen yıllarda Anna defalarca kendini, bazen de kocasını öldürmeye çalışmış. Hayatının aşkını ondan aldığını söyleyerek ağlama krizlerine giriyormuş. Birkaç yıl sonra, nefreti kayıtsızlığa dönüşmüş, kocasıyla hiçbir ilişkisi kalsın istemiyormuş artık. Arada Baron’u yemlemesi ve kışkırtmasıyla, Baron’un da sarhoş olup onu dövmesiyle sekteye uğrayan bir kayıtsızlık. Her şey her zaman dışarıya göründüğü gibi olmuyor, diyerek bitiriyor hikayesini.

Madem onu geri getirmeyeceksin, o lanet olası bataklığa nasıl düşmüş yolu, onu anlat diyor bize. Kocakarılar’ın bize anlattıklarını biz de Baron’a tekrarlıyoruz: İstemediği hamileliğinden kurtulmanın yolunu Kocakarılar’dan yardım istemekte bulan Anna, onlarla bir anlaşma yapmış. Cadı kadınların büyü yoluyla cenini yok etmeleri karşılığında, onlara bir sene boyunca hizmet etmeyi kabul etmiş. Zamanı geldiğinde, onu işaretleyip yanlarına alacaklarmış. Kendi çarpık yöntemleriyle de olsa, sözlerini tutmuşlar. Anna’nın bebeği mucizevi bir şekilde yok olmamış; Kocakarılar onun bütün gücünü tüketmiş, bebeğini düşürmenin yolunu bu şekilde bulmuşlar. Bu olurken de, Anna sadece vücudunun değil, aklını da kontrolünü yitirmeye başlamış. Ellerindeki yanan işaretler, cadıların Anna’ya taktığı bir tür zincirmiş, sözünü tutacağının bir teminatı olarak. Cinci’nin Anna için hazırladığı muska ise, aslında onu Kocakarılar’dan korumak içinmiş. Anna onu düşürene kadar korumuş da.

Dehşete düşen Baron, adamlarını toplayıp Kambur Batağı’na gitmeye ve Anna’yı Kocakarılar’ın elinden kurtarmaya karar veriyor. Şimdiye kadar ona bilgi getirdikçe, Ciri’nin yanında geçirdiği günleri parça parça anlatıyordu. Anlaşmanın bize düşen kısmını yerine getirdiğimiz için, Ciri’nin gitmeyi planladığı yeri de açık ediyor bu noktada: Özgür Şehir Novigrad. Velen’deki -yer yer hiç bitmeyecekmiş gibi görünen- arayışımız sona ermiş vaziyette, istersek o saniye oradan ayrılıp manevi kızımızın peşine düşebiliriz. Ancak Baron, Anna’yı bataklıktan ve cadılardan kurtarma misyonunda ona ve adamlarına katılırsak çok mutlu olacağını söylüyor. Bizse bunun bir kurtarma değil intihar operasyonu olacağını söylüyoruz. Ne kadar zor olacağını bildiğini, yardımımızı da bu yüzden istediğini anlatıyor. Ciri’ye dair bize anlatabileceği bir şeyin kalmadığını, ama onunla gidersek, başka şekillerde ve çok da cömert bir biçimde bize teşekkür edebileceğini ekliyor.



Ana hikayenin ilerlemesi için Geralt bunu kabul etmek zorunda değil, nitekim eğer reddedip onu kendi haline bırakırsak, Baron başarısız oluyor ve sonunda kendi canını alıyor. Şayet kabul edersek, bu, Kambur Batağı'na Dönüş isimli, bolca dövüşmeli bir yan görevi başlatıyor. Kabul etsek de, etmesek de, Bir Aile Meselesi quest’i burda sona eriyor. Ama hikayenin devamlılığı açısından, Anna ve Phillip’in öykülerinin nasıl sonlandığına hızlıca bir göz atalım.

Fısıldayan Tepecik isimli quest sırasında verdiğimiz kararlar, Kambur Batağı’na Dönüş görevinde iki farklı sona götürüyor bizi. Olası bir yolda -ki bu benim de kendi oyunum sırasında izlediğim yol idi- Anna’yı kurtarmayı başarıyoruz, ama aklını yitirmiş vaziyette. Baron, karısını da alıp, alkole tövbe ederek, Mavi Dağlar’da yaşadığı söylenen bir keşişi bulmak üzere yollara düşüyor. Belki Anna’yı eski haline döndürebilir umuduyla.

Diğer yolun çıktığı yer ise, Kambur Batağı’na Dönüş görevi sırasında kendi içinde ikiye ayrılıyor. Anna’yı bir su cadısına dönüşmüş durumda buluyoruz. Ya alevler içinde kalarak oracıkta, kocasının gözü önünde can veriyor, ya da onu insan haline döndürmeyi başarıyoruz, ama Kocakarılar ona geri dönüşü olmayan bir lanet yapıyor. Bu lanete göre, çok kısa sürede ölecek. Günler sonra Karga Tüneği’ne bir sonraki uğrayışımızda, kendini bir ağaca asmış Baron’un cansız bedeniyle karşılaşıyoruz. Bu sonların hangisinin “en mutlumsu son” olduğuna karar vermek de, oyuncuya düşüyor.
Başta sadece kayıp bir aileyi bulmak üstüne gibi görünürken, oyuncuyu Velen’in bir ucundan diğerine dolaştıran ve dallandıkça budaklanan çok katmanlı bir öyküye dönüşen Bir Aile Meselesi’nde hikaye ve gameplay dengesinin çok iyi ayarlandığını düşünüyorum. Bu yazıda çoğunlukla quest’in hikaye kısmını anlattım, fakat oynarken ne aralara giren cutscene ve diyalogları gereğinden fazla uzamış gibi hissediyor ve kontrol bana geçsin diye parmaklarım karıncalanarak bekliyordum, ne de bir noktadan diğerine giderken, bir şeyler toplarken ya da karşıma çıkan düşmanlarla savaşırken, “ara soğuyor, git kap gel görevleri sıktı, hikayede ne olacaksa olsun artık” gibi bir sabırsızlık içine giriyordum. Konuşmalardaki seçimler de kararındaydı, aralarda bana verdiği özgürlük hissi de. Bir mekana gidip witcher sezgilerimizi kullanarak etrafı inceleme ve ipuçlarını bulmaya çalışarak dedektiflik yapma, bir npc’nin ağzından laf alabilmek için gözdağı vermek ya da tatlı dil kullanmak gibi gönlümüze uygun ikna edici yöntemlere başvurma, ve elbette bol bol dövüşme gibi daha standart unsurları da vardı. Hatırladığım kadarıyla, Bir Aile Meselesi’nin tamamen lineer bir şekilde oynamak yerine araya başka ufak yan görevler aldım, zırhımı yeniledim, atımla etrafta aheste aheste dolaştım, kontratlarımı tamamladım, yeri geldi keyfine yaratık öldürdüm, ve elbette, Gwent oynadım. Baron’la Gwent oynayıp onu yenmenin ve özel kartını almanın verdiği keyfi, çok fazla şey veremiyor şu hayatta. Ama şimdi olsa, daha pür bir deneyim olması açısından başka hiçbir şey yapmadan bu göreve odaklanırım, çünkü kendi içinde ne kadar bütünlüklü ve etkileyici bir öyküsü olduğunu, ancak şimdi, bütün oyunu oynayıp bitirdikten sonra bakınca görebiliyorum.

Bize büyük bir karakter gelişimi sunan bir quest olduğu kanısında değilim. Bunun en büyük nedeni, Ciri, Yennefer, Dandelion, Tris ve Vesemir gibi ana karakterlerin hiçbiriyle yollarımızın kesişmiyor olması bu görevi yaparken. Cinci’yi, balıkçıyı, Anna ve Tamara’yı bir daha hiç görmüyoruz. Baron’un bizim yönlendirmemiz ile bazı şeyleri kabul ettiği, içkiyi bıraktığı ve yıllar sonra ilk kez kendisiyle yüzleştiği söylenebilir. Akıbeti ya intihar oluyor, ya da aklını tamamen yitirmiş, boş bir kabuğa dönüşmüş karısıyla ülkeyi dolaşıp, onun için bir tedavi aramak. Sonu iyi olmasa da, yaşadığı değişimi büyük bir karakter gelişimi olarak tanımlamak uygun bence.

Geralt, gördüğü ayrımcı muamele ve öldürmeye dayalı mesleği nedeniyle yoluna çıkan insanlara çoğunlukla şüpheyle yaklaşan, karşılaştığı olaylara duygusal olarak uzak kalmayı tercih eden, çoğunlukla yılgın bir karakter. Ama bu onun bir nevi kalkanı, savunma duvarı. Halk arasında “Witcher’lar duygularını aldırmış ölüm makinalarıdır,” olarak bilinen görüşün yanlışlığını ona en yakın insanlar (bir üst paragrafta, oyunun ana karakteri olarak saydıklarım) ile olan hemen her etkileşiminde bize kanıtlayan, onlar için dünyaları devirebilecek bir karakter. Phillip, Anna ve Tamara Strenger’in trajik hikayesi yüzeyde onu çok etkilemiş gibi gözükmüyor olabilir ama, Baron’la yaptığı konuşmalarda, onun karısına bir ömür boyu uyguladığı şiddete karşı takındığı katı tavır, oyuncu hangi konuşma opsiyonunu seçerse seçsin Baron’a duyduğunu gizleyemediği horgörüyle karışık bir aşağılama, Geralt’ın Baron ve onun gibilerin kan akıtarak, para saçarak ve iktidar savaşlarında galip gelerek erk kazandığı bu dünyaya karşı duruşunu sergiliyor. Hikayenin görünmeyen kısımları tek tek açığa çıktıkça, Baron’un sıradan, sığ bir “kötü adam” olmadığı, karısına çektirdiği kadar kendisinin de çektiği anlaşılmaya başlıyor. Geralt artık sadece horgörüyle bakmıyor Baron’a, duygularının içinde acıma da var. Belki ana karakterine, her şeye bu kadar katı bakmamayı öğretmiş, ona bile bir karakter gelişimi yaşatmıştır bu görev, kimbilir…

The Witcher 3: Wild Hunt baştan sona orijinal hikayelerle ve çok iyi yazılmış karakterle dolu bir oyun. Ama sanırım, özellikle bu quest’in Witcher diyince aklıma gelen ilk quest olmasının ve bende bir iz bırakmış olmasının nedeni, fantastik bir rol yapma oyunundan beklenmeyecek kadar hayatın içinden bir görev olması. İstismar ve şiddet, sadakatsizlik, savaş, alkolizm, kayıplar ve ölüm gibi, “insan”a dair gerçek ve zor konuları işlemesi. Son olarak da, Geralt olarak bizden, hepsi de birbirinden zor olan, doğru yanlış ayrımları çok net olmayan bir avuç seçim yapmamızın beklenmesi — ehven-i şer şerlerin en kötüsü müdür, yoksa kötünün iyisi ne olursa olsun daha büyük kötülüklere tercih edilmeli midir, mutlu sonu olmayan bu uzun görevi oynarken bunları düşündürmesi, ve en sonunda bile kesin bir yanıt sunmaması. Aslında sanırım bu, The Witcher 3 oyunundaki çoğu ana görev için söylenebilir.

Yer yer insanın içini burkan ve göğsünü sıkıştıran bir öykü Bir Aile Meselesi, bitirdikten sonra, en iyi -kötünün iyisi- sona da ulaşmış olsak, içimizde buruk bir his bırakan bir öykü. Kendimize hakim olamayıp ana karakterlerin çoğuna saydırdığımız, ama yeri geldiğinde onlarla empati kurabildiğimiz bir öykü — tıpkı çoğu insanın kişiliğinin ve eylemlerinin tamamen iyi ya da tamamen kötü olmadığı gerçek dünya gibi.

1 yorumcuk:

kerevizli kedi dedi ki...

Okuyunca 3. kez baştan başlayasım geldi oyuna. Baron'un hikâyesini senin kaleminden okumak da bambaşka bir pencereden baktırdı, güzel oldu, hoş oldu :)