
Bizim memlekette doğa üstü şeylere inanılmaz bir ilgi vardır, bilirsiniz orada burada yatırlı, türbeli, cinli, hayaletli, beyaz sakallı dedeli garip hikayeler dolaşır. Son zamanlarda bu ilgiyi beyaz perdeye de taşıyan yönetmenler çıktı ama o kadar fazla dandik örnek çıktı ki takip etmekten vazgeçtim.
Buna karşılık, işimize gelince aşağılamasını çok iyi biliriz ama Amerikalıların iyi yaptığı şeylerden biri kuşkusuz farklı kültürlere ait mitleri ve hikayeleri sos olarak kullanarak, herkese hitap eden şeyler yapma becerisi. (Biliyorum bu görüşü duyar duymaz reddedecek olan bir sürü insan vardır ama çok da umrumdaydı)
Robert McKee diye bir amca var, (ki kendisi senaryo üzerine kafa patlatmış, alanında ünlü bir kardeşimiz), bu amca diyor ki: Öykü stereotiplerle ilgili değil arketiplerle ilgilidir. Arketipik öykü, evrensel bir insanlık deneyimini ortaya çıkarır, sonra da kendisini benzeri olmayan, kültüre özgü bir ifadenin içine saklar. Stereotipik öykü bu modeli tersine çevirir: Hem biçim hem de içerik yoksunluğunun cezasını çeker. Kendisini dar, kültüre özgü bir deneyimle sınırlar ve eski, kendine özgü olmayan genellemelerle süsler.
Herkes katılmak zorunda değil tabii ama ben bu tespiti pek doğru bulmuştum ilk okuduğumda. Görünürde hikaye neyle ilgili olursa olsun ve karakterler hangi kültüre ait olursa olsun, onların duygularıyla ve yaşadıklarıyla ne kadar bağlantı kurabilirsem o kadar ilgileniyor olduğumu farketmek için kahin olmam gerekmiyordu. (Bunun olabilmesi için de, yukarıdaki alıntıya uygun olarak, karakterlerin anlamadığım bir kültüre ait motivasyonlarla değil bana da hitap edecek evrensellikte, her insanda olan motivasyonlar ve duygularla hareket etmeleri gerekiyordu. Kültür sadece altyapıdaki temel hikayeyi ilginç kılacak ve benzerlerinden farklılaştıracak olan bir üst katmandı.)