30 Kasım 2009 Pazartesi

90'ların En İyi Filmleri - II

1- Fight Club
Yönetmen: David Fincher

Yazar: Chuck Palahniuk (roman), Jim Uhls (senaryo)

Oyuncular: Edward Norton, Brad Pitt, Helena Bonham Carter

Tür: Gizem|Dram|Gerilim

Yapım yılı: 1999

Süre: 139 dk.

Ülke: ABD

Dil: İngilizce

IMDB Puanı: 8.8/10



2- The Big Lebowski
Yönetmen: Joel Coen & Ethan Coen

Yazar: Joel Coen & Ethan Coen

Oyuncular: Jeff Bridges, John Goodman, Steve Buscemi

Tür: Komedi|Suç

Yapım yılı: 1998

Süre: 117 dk.

Ülke: ABD|İngiltere

Dil: İngilizce

IMDB Puanı: 8.2/10



3- The Truman Show
Yönetmen: Peter Weir

Yazar: Andrew Niccol

Oyuncular: Jim Carrey, Laura Linney, Natascha McElhone, Ed Harris

Tür: Dram|Bilimkurgu

Yapım yılı: 1998

Süre: 103 dk.

Ülke: ABD

Dil: İngilizce

IMDB Puanı: 8/10


29 Kasım 2009 Pazar

Drag Me to Hell: Türün meraklılarına şiddetle tavsiye edilir

Yönetmen: Sam Raimi
Yazar: Sam Raimi & Ivan Raimi
Oyuncular: Alison Lohman, Justin Long, Lorna Raver
Tür: Korku|Gerilim|Komedi
Yapım yılı: 2009
Süre: 99 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDB Puanı: 7.3/10
Çavlan'ın Puanı: 7/10
Umut'un Puanı: 7.8/10

Hikayemizin kahramanı bir bankada çalışan, yemeden içmeden hevesle terfi etmeyi bekleyen, pasta ve dondurmalardan uzak duran, şöyle asil bir aileden gelmediği ve ivy league mezunu olmadığı için biraz eziklik hisseden, bilmemne profesörü erkek arkadaşına layık olmaya çalışan (!), fazla takıntılı ve hırs küpü ama iyi yürekli bir hanım kız -ki Alison Lohman cuk oturmuş bu role. Bu kızımıza bir gün yaşlı bir çingene geliyor, evinin borçlarının vadesini uzatmasını rica ediyor -yalvarıyor hatta. Christine (kahramanımız) patronuna soruyor, ama patronu kızın inisiyatif kullanmasını bekliyor ve kararı ona bırakıyor, oysa gayet açık ki, Christine'in deli gibi istediği terfiyi alabilmesi için sert durup, çingeneyi reddetmesi gerek. Christine de bunu yapıyor. Ve çingene kızımızı lanetliyor. 3 gün boyunca Lamia (bildiğimiz Lamia!) isimli iblisin ruhu Christine'e işkence edecek, 3. günün sonunda da korkunç ve acılı bir şekilde onu öldürecek (ki ölmekle kalmayacak, ruhu sonsuza dek cehennemde alevler içinde yanacak!).

Konu böyle. Pek orijinal bir konu değil, kabul edelim. Hatta feci halde Stephen King'in 'Thinner'ını anımsattı bana. Üstelik de çok, çok abartılı işlenmiş bu konu. Yani, konuda bir numara yok, altmetin yok, filmden çıkarılacak tek mesaj "evinden atılmak üzere olan yaşlı kadınlar borçlarının ödeme süresini uzatmak istediğinde reddetmeyin". Ama... şaşırtıcı denilebilecek kadar eğlenceli ve de korkutucu (ikisi birden evet) bir film bu. Bir de sanırım ben beklentilerimi hep düşük tutuyorum korku filmi izlerken (çünkü çok boktan yapımlar çıkıyor son yıllarda), o yüzden çocuk gibi seviniyorum gerçekten beni korkutabilen bir filmle karşılaştığımda. Bu filmde de sayısız kez çığlık attım -ki bunların yarısına yakınında Umut da benim kadar bağırdı :)-, birkaç kez yüzümü buruşturup istemsizce "Iyyy" dedim, bolca da güldüm. E tamam, başka bir şey beklememiştim zaten. Sinemada gidip para vermeye değmeyebilir, ama evde ışıkları kapatıp sesi de sonuna kadar açıp DVD'den izlemeye değer, özellikle korku/komedi seviyorsanız.

26 Kasım 2009 Perşembe

90'ların En İyi Filmleri - I


1- Reservoir Dogs
Yönetmen: Quentin Tarantino

Yazar: Quentin Tarantino

Oyuncular: Harvey Keitel, Michael Madsen, Steve Buscemi, Tim Roth, Quentin Tarantino

Tür: Suç|Dram|Gizem|Gerilim

Yapım yılı: 1992

Süre: 99 dk.

Ülke: ABD

Dil: İngilizce

IMDB Puanı: 8.4/10


2- Léon [The Professional]
Yönetmen: Luc Besson

Yazar: Luc Besson

Oyuncular: Jean Reno, Natalie Portman, Gary Oldman

Tür: Suç|Dram|Gerilim

Yapım yılı: 1994

Süre: 136 dk.

Ülke: Fransa

Dil: İngilizce

IMDB Puanı: 8.6/10



3- Edward Scissorhands
Yönetmen: Tim Burton

Yazar: Tim Burton & Caroline Thompson

Oyuncular: Johnny Depp, Dianne Wiest, Winona Ryder

Tür: Komedi|Dram|Romantik|Fantastik

Yapım yılı: 1990

Süre: 105 dk.

Ülke: ABD

Dil: İngilizce

IMDB Puanı: 8/10


25 Kasım 2009 Çarşamba

Mim


Umut'un kaleminden:
Iıı merhaba, bu postu nasıl sınıflandırırız bilmiyorum. Bence Çavlan açıklasın. Evet evet, söz Çavlan'da.

Çavlan'ın klavyesinden:
Mimlendik mirim. Ben mimlenmenin ne olduğunu bile bilmiyordum, Umut açıkladı. Bir blogcu kendisine de aynı şekilde gelen soruları yanıtladıktan sonra seni mimliyormuş, sana düşen de o soruları cevaplamak, sonra mimleyecek bir başka blog bulmakmış. Mimleyen şahıs Umut'un ablası olduğundan ve bu mimleme işini çok güzel bir kitap fuarı yazısının sonlarında gerçekleştirdiğinden, ayrıca gene o yazıda bizim reklamımızı yaptığından, üstüne üstlük söz konusu yazıda benden pek bir tatlı bahsettiğinden, her ne kadar Umut sallamaya meyilli olsa da bu oto-röportajı gerçekleştirmeyi boynumun borcu biliyor, üstelik soruları müstesna blogumuzun iki yazarına da cevaplatıyorum (kendime de, evet. ilginç). Ve fakat blog camiasına çok yabancı (ya da 'yeni' mi desek) olduğumdan bunu paslayacak blog bulamıyorum. Mimlenme tamam da mimleme eksik kalıyor. Kalıversin.

22 Kasım 2009 Pazar

Murat Gülsoy'a Giriş

Tamamen tesadüf eseri eline geçen bir kitaptan çok etkilendiğinde, araştırdı- ğında yazarın tonlarca kitabı olduğunu görüp hemencecik hepsini bir şekilde edinip onları da yalayıp yutmaya başladığında ve her birinde ilk kitaptan aldığı keyif katlanarak arttığında hazine bulmuş gibi oluyor insan. Sürekli bir mutluluk hâli oluyor üstünde falan. Söz konusu insan benim burada, tamamen tesadüf eseri elime geçen kitap Sevgilinin Geciken Ölümü, tonlarca kitabı olan yazar da Murat Gülsoy.

1967 doğumluymuş yazarımız. Mühendis- lik ve psikoloji okumuş. Boğaziçi Üniver- sitesi Biyomedikal Mühendisliği Enstitü- sü'nde Doçentmiş. Ayrıca Boğaziçi Üni- versitesi Yayınevi’nin genel yayın yönetmenliğini yapıyor ve yaratıcı yazar- lık dersleri veriyormuş. Zamanında pek çoğumuzun aşina olduğu "Hayalet Gemi"yi hazırlayanlardanmış. Ve de bu adam, son 10 yılda 10'dan fazla kitap yayınlatmış. Kıskançlık ve hayranlık arasında değişen hisler beslemekteyim Murat Gülsoy'a karşı şu ara.

İki roman ve bir öykü kitabını okudum, yazının sonunda kısaca değineceğim onlara. Şu an okunmayı bekleyen bir romanı ve yaklaşık altı (!) öykü kitabı var, tırsıp biraz yavaş gitmeye, araya başka şeyleri de sıkıştırmaya karar verdim... Sanki Lost'u yeni keşfetmiş, ilk 2 sezonu birkaç gün evden çıkmadan ağzının suyu akarak izlemiş, ama aniden elindeki bölümlerin tümü bittiğinde bir boşluğa düşmüş gibi hissedeceğini idrak etmiş ve tekrar insanların arasına karışmaya, kalan sezonları da olabildiğince yavaş izlemeye karar vermiş biri gibi bir halet-i ruhiye içine girdim... Fakat sürekli "olağanüstü yazıyor bu adam" diye düşünmekten kafam karıştı, bu yazıda ne yazacağımı hiç bilemiyorum. Şöyle bir edebiyat dergisinde yayınlansa garipsenmeyecek, şahane analizler yapan, herifin kitaplarına manyak derin ve felsefi açılardan yaklaşan bir eleştiri yazısı yazma isteğiyle oturdum bilgisayarın başına, çok da emindim kendimden. Ama şimdi zaman geçiyor, ben yazıp duruyorum ama sanki feci boş yazıyorum, en iyisi pür amacıma dönmek; yazarı övmek, okuduklarımın tanıtım yazılarını web sitesinden (bkz: www.muratgulsoy.com) kopyala-yapıştır yapmak, bir iki de şık görsel eklemek.

80'lerin En İyi Filmleri

1- The Shining
Yönetmen: Stanley Kubrick
Yazar: Stephen King (roman), Stanley Kubrick (senaryo)
Oyuncular: Jack Nicholson, Danny Lloyd, Shelley Duvall
Tür: Korku|Gerilim
Yapım yılı: 1980
Süre: 146 dk.
Ülke: İniltere|ABD
Dil: İngilizce
IMDB Puanı: 8.5/10


2- Dom za Vesanje [Time of the Gypsies]
Yönetmen: Emir Kusturica

Yazar: Emir Kusturica & Gordan Mihic

Oyuncular: Davor Dujmovic, Bora Todorovic, Elvira Sali

Tür: Komedi|Suç|Dram|Fantastik

Yapım yılı: 1982

Süre: 270 dk.

Ülke: Yugoslavya|İngiltere|İtalya

Dil: Sırp-Hırvatça|Romanca|İtalyanca|İngilizce
IMDB Puanı: 8.1/10


3- Blade Runner
Yönetmen: Ridley Scott

Yazar: Hampton Fancher & David Peoples (senaryo), Philip K. Dick (roman)

Oyuncular: Harrison Ford, Rutger Hauer, Sean Young

Tür: Bilimkurgu|Aksiyon|Gerilim

Yapım yılı: 1982

Süre: 117 dk.

Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDB Puanı: 8.3/10

21 Kasım 2009 Cumartesi

1980 Öncesinin En İyi Filmleri


(Üstteki görsel, Fikir Atölyesi'nden alınmıştır.)

Bu, uzuuun bir yazı (daha doğrusu liste) serisinin birincisi olacak. Gerekli açıklamayı da bu ilk yazıda kısaca yapıp kurtulma niyetindeyim. "En Beğendiğim Filmler" minvalinde olacak bu dizi, kendi içinde de yıllara göre ayrılacak. (İlk olarak türlere göre ayırmayı düşündüm ama pek çok filmin türü muallakta kalacaktı, ardından ülkelerine göre ayırmak en iyisi olur dedim ama 'Fransa Yapımı Filmler' listesi dolup taşarken 'İzlanda Yapımı Filmler' güdük kalacaktı.. Sonunda en sağlıklısının filmleri çekildikleri zamana göre ele almak olduğunda karar kıldım.)


Bunlar mutlaka izlenmesi gereken filmler gibi bir şey demiyorum, hani "Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Film" diye tuğla kalınlğında bir kitap vardı ya, filmin sadece yönetmeni ve oyuncuları değil, görüntü yönetmeninden tutun aldığı ödüllere kadar hiçbir şey eksik kalmamış, hem konuları, hem de ünlü eleştirmenlerin yorumları kitapta kısaca da olsa yer almıştı.. Bu yazı dizisi, o tarz bir listeleme olmayacak maalesef, hemen hiçbir ayrıntı veremeyeceğim gibi, insanlarla anket yapıp ortalamayı alarak çoğunluğun sevdiklerini belirlemediğim için, yalnızca kendi beğenilerimden söz ediyor olacağım. Başlıkların bu kadar iddialı olmasının tek nedeni de, 'En Sevdiğim'vari bir başlığın göze çocukça ve çirkin gelmesi. Örneğin IMDB'de tüm zamanların en iyi filmi konumunda olan Godfather'ı izlemedim bile. Pek çok izleyici tarafından kült kabul edilen Lord of the Rings ve Star Wars serileri de (gerçi Star Wars'u nasıl izlemem bu yaşa kadar, hadi diğerlerinin türü bana göre değil ama Star Wars açısından biraz utandım şimdi) olmayacak benim listemde. Eski filmler açısından da çok cahilim, ilgimi sadece kendi zamanım çekiyor, o kadar ki 1980 yılından önce yapılmış tüm filmlere tek bir yazı ayırabiliyorum. Ama 2000'den sonra her seneye tek bir yazı denk geliyor.

19 Kasım 2009 Perşembe

Supernatural

Bizim memlekette doğa üstü şeylere inanılmaz bir ilgi vardır, bilirsiniz orada burada yatırlı, türbeli, cinli, hayaletli, beyaz sakallı dedeli garip hikayeler dolaşır. Son zamanlarda bu ilgiyi beyaz perdeye de taşıyan yönetmenler çıktı ama o kadar fazla dandik örnek çıktı ki takip etmekten vazgeçtim.

Buna karşılık, işimize gelince aşağılamasını çok iyi biliriz ama Amerikalıların iyi yaptığı şeylerden biri kuşkusuz farklı kültürlere ait mitleri ve hikayeleri sos olarak kullanarak, herkese hitap eden şeyler yapma becerisi. (Biliyorum bu görüşü duyar duymaz reddedecek olan bir sürü insan vardır ama çok da umrumdaydı)

Robert McKee diye bir amca var, (ki kendisi senaryo üzerine kafa patlatmış, alanında ünlü bir kardeşimiz), bu amca diyor ki: Öykü stereotiplerle ilgili değil arketiplerle ilgilidir. Arketipik öykü, evrensel bir insanlık deneyimini ortaya çıkarır, sonra da kendisini benzeri olmayan, kültüre özgü bir ifadenin içine saklar. Stereotipik öykü bu modeli tersine çevirir: Hem biçim hem de içerik yoksunluğunun cezasını çeker. Kendisini dar, kültüre özgü bir deneyimle sınırlar ve eski, kendine özgü olmayan genellemelerle süsler.

Herkes katılmak zorunda değil tabii ama ben bu tespiti pek doğru bulmuştum ilk okuduğumda. Görünürde hikaye neyle ilgili olursa olsun ve karakterler hangi kültüre ait olursa olsun, onların duygularıyla ve yaşadıklarıyla ne kadar bağlantı kurabilirsem o kadar ilgileniyor olduğumu farketmek için kahin olmam gerekmiyordu. (Bunun olabilmesi için de, yukarıdaki alıntıya uygun olarak, karakterlerin anlamadığım bir kültüre ait motivasyonlarla değil bana da hitap edecek evrensellikte, her insanda olan motivasyonlar ve duygularla hareket etmeleri gerekiyordu. Kültür sadece altyapıdaki temel hikayeyi ilginç kılacak ve benzerlerinden farklılaştıracak olan bir üst katmandı.)

17 Kasım 2009 Salı

En Çok Bağımlılık Yaratan Bilgisayar Oyunları

Sadece 5 oyunluk bir liste bu, ama bu 5 oyunun başında toplam olarak net 1000 saatten fazla harcadım, demek mühim oyunlar bunlar. Ya da belki uzak durulması, bucak bucak kaçılması, önceden bilinmiyorsa hiç başlanmaması gereken oyunlar... Tiryaki oluyorsunuz aksi takdirde. Hıh, pis zaman yiyici şeyler. [Bu arada bu listeyi objektif olmaya çalışarak yapmadım, gayet kişiseldir. WoW'a da asla bir şans vermiycem, hayır.]

Vampire: The Masquerade - Bloodlines
Anlamadığım bir şey var: Eğer bir oyun CM ya da Sims gibi teoride sonsuza dek sürebilirse, oyuncu da onu yıllar boyu oynayabilir. Ama bir başı bir de sonu olan bir oyun tekrar tekrar, baştan sona, hiçbir görevi atlamayarak, alınan haz hiç mi hiç eksilmeden oynanabilir mi? Bloodlines'sa söz konusu oyun, oynanıyor. Çıktığından beri hiç sıkılmadan her sene baştan başlıyor, tamamlamadan bırakmıyorum, 5 kez oynamış olmalıyım bu oyunu ki bilen bilir, hiç mi hiç kısa bir oyun değildir. Hatta ilk oynayışımda hikaye sonlara yaklaştığında, haritada çok fazla yeni yer açıldığında ve zaten o zamana göre bilgisayardan çok şey isteyen bu oyunun yükleme ekranları bir şarkı uzunluğunda sürmeye, yağmurlu havada sokaklarda koşan Malkavian'ınız zıplamak yerine yavaş çekim yürümeye başladığında, sadece Bloodlines'ı rahat rahat oynayabilmek için makinemi yenilediğimi hatırlıyorum. Evet artık vakti gelmişti, gene de yeni bilgisayar almamın asıl nedeninin bir oyun olması biraz acı.

15 Kasım 2009 Pazar

Çocukluğun Unutulmaz Kitapları

Herhangi bir çocukluğun değil, benim çocukluğumun tabii ki. Başlıklarda iyelik eki kullanmayı beceremiyorum, eğer bu başlık doğru atılmış olsa liste çok daha nesnel ve güncel olurdu, Harry Potter gibi seriler de listeye girerdi örneğin. Aşağıdaki kitaplar zamanında tekrar tekrar okumuş, neredeyse ezberlemiş olduklarım. Hatta hiç mi hiç utanmadan itiraf ederim ki, bir kısmını hâlâ okuyorum zaman zaman.

1- Pıtırcık Serisi (Sempe-Goscinny)

Bu seri 8 kitaptan oluşuyordu. birkaç yıl önce şimdiye dek yayınlanmamış olan hikayeler de "Pıtırcık Bilinmeyen Öyküler" adıyla iki kitapta toplandı, elbette tarafımdan hemen satın alınıp yalanıp yutuldu. Anladım ki ben Pıtırcık için biraz fazla büyümüşüm, 10 yaşını aşmış çocukların/büyüklerin okuması çok da bir anlam ifade etmeyen bir dizi bu. Yine de -aldığım nostaljik tatlardan sanırım- yeniden Pıtırcık'ın serüvenlerine dalmak çok keyifliydi. Serinin çevirisini de çok beğenirdim zamanında (o yaşta ne anlıyorsam?) örneğin Pıtırcık'ın "Ne yani, yalan mı, iyi valla"sını bugün bile hatırlıyorum :) Arkadaşlarının isimlerini de hâlâ hatırlıyorum, Vivet Kanetti'nin çevirisi sağolsun: Lüplüp, Toraman, Tıngır, Sırım, Gümüş, Dırdır ve Çarpım.

2- Küçük Vampir Serisi (Angela Sommer-Bodenburg)

Küçük Vampir de bir seriydi, şu an link vermek için araştırdığımda fark ettim ki 20. kitaba kadar gelmiş, oysa ben sadece 18'ini biliyorum. Aslında kitap hiç de vampir olmayan, 9 yaşında Anton isimli bir çocuğun çevresinde dönüyordu; bu çocuk vampirlerle ilgili kitapları ve filmleri çok seven, iç dünyası zengin bir çocuk. Bir akşam annesi ve babası evde olmadığında odasına açık pencereden çocuk (aslında çocuk değil tabii, yaklaşık 100 yaşında, ama çocukken öldüğü için bedeni çocuk kalmış) bir vampir giriyor. Ve... bildiniz, arkadaş oluyorlar. Kitaba adını veren küçük vampir bu işte; Rüdiger. Bir de Anna isimli kızkardeşi var ki o da Anton'un love interesti oluyor dizi boyunca. Ben de çocukken kafayı vampirlere bozmuş olduğum için (ve o zamanlar vampirlerle ilgili bu kadar çok materyal bulunmadığı için) bu seriye hazine muamelesi yapardım.

14 Kasım 2009 Cumartesi

Çocukluk Oyunlarım 5: Amiga Özel (S-Z)

Hem amiga serisinin hem de çocukluk oyunlarım (daha iyi ad bulamadım) serisinin sonuna geldik sevgili okurlar. İlk iki Amiga yazısını okumak isteyenler buraya ve buraya tıklasın. Acı var mı? Korkmayın, bu kısa sürecek.

Syndicate

Bilenleriniz olabilir, günümüzdeki Fable 1 ve 2’nin tasarımcısı olan Peter Molyneux’un eskiden çalıştığı firmanın ismi Bullfrog’du. Bize ne derseniz bilemem tabi, ama Bullfrog’un oyun dünyasına kattığı cevherlerden biridir Syndicate (Aynı firmadan çıkmış diğer favorim Dungeon Keeper’dır).

Syndicate yine amiga’ya has o karanlık havayı içeren güzel oyunlardan biriydi (kötü olsa neden yazayım di mi? Bin tane oyunu 3 yazıya sıkıştırmaya çalışınca böyle oluyor insan). Dünyayı ilerde şirketler yönetmeye başlamıştır ve güç savaşı devletlerden çok onlar arasında olmaya başlamıştır. Biz de oyuna şirketimizin ismine ve logosuna karar vererek başlarız oyunda. Amaç dünyayı ele geçirmektir (daha yaratıcı başka bir amaç vardıysa bile ben hatırlamıyorum) ve bunu bölgelere ayrılmış dünya haritasındaki görevleri temizleyerek yapmamız gerekmektedir. Görevlere 4 kişilik bir ekiple çıkarız ve bu ekibin elemanları, kafalarına çip takarak benliklerine el koyduğumuz zavallı sıradan insanlardır. Onları alıp ellerine silah tutuşturup sahaya süreriz, para kazandıkça vücutlarına güçlendirici parçalar takarız, daha hızlı hareket etmelerini, daha güçlü ve becerikli olmalarını sağlarız. Kısacası genelde alıştığımızın tersine, dünyayı kurtarmaya çalışan doğruluk savaşcısı değilizdir (Molyneux’un tüm oyunlarında bir şekilde iyi-kötü üzerine sıradışı bir vurgu vardır zaten, ya tamamen kötüyüzdür ve iyilere karşı savaş veririz (dungeon keeper), ya da iyi veya kötü olduğumuzu tamamen bizim davranışlarımız belirlemektedir (black&white, fable).

12 Kasım 2009 Perşembe

Alias, La Femme Nikita'ya karşı



Böyle bir kapıştırmaya gerek var, hem de çok var, çünkü iki dizi insanı korkutacak kadar benziyor birbirine. Alias başladığında Nikita fanları çok öfkelenmiş, çünkü pek çok öğenin La Femme Nikita’dan çalındığını düşünmüşler.

Lost'un da yapımcılarından olan J.J. Abrams'ın Alias'ın yaratıcısı olduğunu bilmeyen yoktur herhalde. La Femme Nikita'yı yaratan adamın, sonradan 24'ü yaparak ünlenecek olan Joel Surnow olduğunu ise çok kişi bilmez. Ayrıca La Femme Nikita'nın öyküsü, 1990 yapımı nefis Luc Besson filmi Nikita'dan doğmuş. Bu yazının kalanında kolaylık olsun diye Nikita diye bahsedeceğim LFN'dan.

Alias çekimlere başladığında Nikita bitmişti bile. Böylece Alias Nikita’nın en başarılı olduğu alanları ‘alıp’, hatalarından uzak durmayı bildi. İki dizi de 5 sezon sürdü, ikisinin de 5. sezonları kısaydı, aceleye getirilmişti. Ailas, yayınlandığı network nedeniyle çok daha büyük bir bütçeye sahipti. Kostümler, makyajlar, set lokasyonları, efektler çok iyiydi. Nikita ise minicik bir bütçeyle çekiliyordu, aksiyondan çok hikayeye ağırlık vermişti zorunlu olarak.

10 Kasım 2009 Salı

Leviathan



Paul Auster okumayan, çok şey kaçırıyor demektir. Çok yetenekli ve ne olursa olsun orijinal olmayı başarabilen bir yazar.

Benjamin Sachs, bir zamanların gelecek vaat eden yazarı, kendi hazırladığı bir bombayı yerleştirirken yanlışlıkla kendisini de havaya uçurur. Roman, Peter Aaron’ın ağzından yazılmıştır ve Sachs, onun arkadaşıdır. Görüşmeyeli yıllar geçmiş olsa da, Sachs’in böyle bir sona nasıl geldiğini anlatmayı görev edinir Aaron. Sachs bir zamanlar Leviathan isimli yarım kalmış bir romanın üzerinde çalışmakta olduğu için de, Aaron (ve Auster) kitaplarına aynı ismi verirler. Leviathan’ın sözlük anlamı devasa, çok büyük. Aynı zamanda da Tevrat’ta geçen deniz canavarının adı.

Aaron, Sachs’le ilk karşılaşmalarından başlayarak, hayatlarına giren ve ufak nüanslarla yaşamlarının seyrini değiştiren arkadaşları ve sevgilileri de içinde olmak üzere birlikte (ve ayrı) geçen hayatlarını anlatmaya koyulur. FBI ajanları ölen kişinin kimliğini Sachs olarak tespit etmeden önce kitabını bitirip, Sachs ve bombalarının içyüzü hakkında insanları aydınlatma amacındadır.

Sachs’ın sorunu: kendimizi nasıl tanımlayabilir ve aynı anda bizi biçimlendiren çevreyle bir anlaşmaya varabiliriz? Auster’ın dünyasında, kişinin kendisi ile dış dünyanın ayrımı hiçbir zaman kolay olmuyor. Karakterleri dış koşullardan etkilenerek biçimleniyor ve kimlikleri her zaman bir anda değiştirilebilir bir nitelikte oluyor. Romandaki anlatıcı ve en istikrarlı karakter olan Aaron bile, bu sorunlardan kaçamıyor. Aaron ve Sachs’in dostluğu, çelişkilerden ve ikilemlerden doğan bir ilişki, her biri sürekli olarak diğerinin en iyi niteliklerini kazanma gayretinde. Romanın bir yerinde, Sachs uzaktayken, karısıyla ilişkiye girerek Aaron bir anlamda onun yerini alıyor; bir başka yerinde, Sachs Aaron’ın yazar kimliğini çalarak onun yerine kitap imzalıyor, değişik kentlerde imza günleri düzenliyor.

9 Kasım 2009 Pazartesi

28. Tüyap Kitap Fuarı'na Dair Gözlemler

10 güne yayılmış olan fuarda, Çavlan’a yardım amaçlı olarak standda satış görevlisi olma ihtimali doğduğunda, ilk yaptığım bunun mantıksızlığını ona anlatmaya çalışmak oldu: İnsanlarla yakın temasa girmekten hoşlanmayan ben, bu süreç boyunca onlara ne istediklerini soracak, hiç bilmediğim kitaplar hakkında bilgi verecek, gerekirse paralarını alıp bir de tekrar para üstü uzatarak onlara dokunma riski taşıyacaktım.

Tabii bu deneyimden güzel şeyler çıkarma ihtimalim olduğunu, olaylara kötü baktığımı, gelişime kapalı olduğumu falan düşünenleriniz olabilir. Girişimci ebeveynlerin genelde çocuklarına anlattıkları hikayedeki gibi, “ticarette pişmek için en alttan başlayacaksın” hesabı. Bu ideal hikayeye göre çocuk limonata satarak başlar, birinci elden deneyim kazanırken, aynı zamanda sermaye ve kişisel bağlantılar biriktirir ve bir gün kendi holdingini kurup köşeyi döner. Bu mantıkla ilgili iki sorunum var, 1- Eğer amaç sadece iyi para kazanmaksa dünyanın en zengin adamı asosyal bir bilgisayar programcısıyken ben neden gidip limonata satmakla uğraşayım, 2- eğer amaç sadece hızlı para kazanmaksa, üniversite okumaya ne gerek var, beyaz kadın ticareti ve uyuşturucu kaçakçılarının en kısa zamanda en çok kazanabilen insanlar olduğu zaten biliniyor.

Sonuçta Çavlan’dan uzak kalmamak adına bir şekilde hazırlanıp gittim. Fuar hakkındaki genel gözlemlerim şöyle:

8 Kasım 2009 Pazar

Amy Acker vs. Eliza Dushku

Bu yazıya başlarken (şimdi) yazının manasını düşündüm. Yok galiba. Amy Acker çok sevdiğim dizilerde çok sevdiğim karakterleri çok başarılı bir şekilde canlandırarak beni mutlu etmeye devam ediyor. Bu yazıda da, hangi dizilerde hangi karakterleri oynamış Acker, nasıl farklı uçlarda karakterlermiş bunlar, onu inceliyorum kısaca. Başlık son derece absürd bir şeyden doğdu. Dushku, Acker'in yardımcı rollerden birini aldığı dizide (Dollhouse) başrolü kaptı, ben de kendi kendime "ama o role Acker çok daha iyi gitmez miydi?" diye mızmızlandım. Olay bundan ibaret :)

Birbirinden farklı kişilikleri pek iyi canlandıran, dış görünüşü de bir içim su olan, ama dilediğinde hiç mi hiç dikkat çekmeyebilen, yani pek çok açıdan her role giden kızımız, niçin Dollhouse'un başrolüne seçilmez? Peki kim seçilmiş bu rol için? Eliza Dushku. Kimdir Eliza Dushku? Buffy ve Angel'ın Faith'i; asi kötü kızı oynamayı iyi kotaran, varoşlardan gelen vahşi gül rolünü kendine gayet iyi yakıştıran, ama 'kötü kız'dan farklı tiplemelere giriştiğinde ya overacting ya da underacting (var mı böyle bir kelime gerçekten?) ile bence çok zayıf kalan, kısaca "tek tip oyuncusu" diye tanımlayabileceğimiz bir hatun. O kadar ki, hâlâ onu Faith olarak düşünmeden edemiyorum -Buffy ve Angel'dan sonra hem Tru Calling'i hem de Dollhouse'u izlediğim halde-. Peki nasıldır Dushku'nun kaptığı bu rol, Dollhouse'ın kahramanı? Her bölümde farklı bir kişilik edinen, görevde olmadığı zamanlarda boş levha konumunda gezen Echo. Hoppa telekızdan buz gibi soğuk suikastçıya, kaya sertliğinde tetikçiden masum, muhafazakar anneye gömlek değiştirir gibi geçen Echo. Mimiklerine, sesinin tonuna, aksanına, hareketlerine (hatta tipine bile) bir türlü ısınamadığım Eliza Dushku, taptığım Joss Whedon'ın uzuun bir aradan sonra ilk TV projesindeki başrolü (hem de böyle bir başrolü) kaparsa ben de gıcık olmaz, böyle gereksiz bir yazı döşenmez miyim? Olmuşum ve döşeniyorum işte.

6 Kasım 2009 Cuma

Çocukluk Oyunlarım 4: Amiga Özel (L-S)

Serinin ilk yazısına ait olan Amiga Özel 1 yazısını okumadıysanız, okumak için tıklayın.

Lemmings

Lemmings yeşil saçlı limon kafalı küçük yaratıkların bir bölüm boyunca giriş kapısından girip önlerindeki engelleri aşıp çıkıştan çıkmaya çalıştığı bir oyundu. Bunları biz yönetemezdik, fakat her bölümde farklı sayıda gelen lemming’lerimize, kısıtlı sayıdaki farklı becerileri atayıp kendilerini ya da arkadaşlarını engellerden geçirip çıkışa ulaştırmasını sağlayabilirdik.


5 Kasım 2009 Perşembe

Tülay Ferah ve Soru İşaretleri Bilmecesi

Bu minik yazı, Tülay Ferah'ın Epsilon'dan çıkan Gidersen Ölmem -isminden hemen anlaşılıyor ne harikulade bir kitap olduğu, değil mi?- adlı romanının bir eleştirisi değil. Zorlasam da romanla ilgili iki cümleden fazlasını yazamam zaten; tipik bir tuvalet kitabı kendisi. Altı çizilesi tek bir cümle dahi yok içinde, ama üstünü çizip karalamak istediğim pek çok cümle buldum şahsen. Dili akıcı, ama aslında hiçbir şey anlatmayan bir çerez. Dili akıcı derken kolay okunan demek istemedim, yanlış anlamayınız. Zor, çok zor okunuyor. Çünkü yazarımızın soru işareti kullanımıyla ilgili ilginç fikirleri var.

Her sayfada en az bir tane garip (evet garip, yanlış bile diyemiyorum) soru işareti kullanımı mevcut. Bu okurken o kadar dikkatimi dağıttı, o kadar garibime gitti ki ve o kadar ilgimi çekti ki (asıl hikayeden daha çok sanırım), hiç üşenmedim ve bazılarını (Dikkat: bazılarını. Çoğunu değil. Tümünü hiç değil. Belki onda biri? Belki yirmide? Belki Ferah'tan çok etkilendim ve soru işaretine karşı sağlıksız bir sevgi oluştu bende de? Ama şu 'belki'leri atmazsam anlatmak istediğimi anlatamam ki, sonuç olarak 'belki'li bir cümleye soru işareti gayet yaraşıyor? Evet evet, oluyor galiba? Nasıl da 'hiçbir şey' üzerine bu kadar uzun yazabiliyorum peki? Neyse artık parantezi kapatma zamanı geldi? Ama tatmin olmadım yeteri kadar, sonlanmadı gözümde bu deney? Belimin ağrısından bahsedeyim öyleyse? Bu Tüyap'taki 6. günüm ve kâh sert ve arkalıksız bir yere oturmaktan, kâh ayakta dikilmekten belim ağrıdı? Sıkıntıdan bu yazıyı yazıyorum ben de? Ama çok abartmadım mı? Niçin duramıyorum bir türlü? Bu kadar da saçmalanmaz ki? Hem aslında Tülay Ferah'ın tarzını yansıtabilmek için, alakasız cümleleri soru işaretiyle bitirmeye ek olarak soru cümlelerini de noktayla noktalamam (noktayla noktalamak!), geri kalan her cümlenin sonuna da bir ünlem atmam gerekiyordu? Neyse, artık geçti? Kapan artık parantez?) buraya almaya karar verdim -cümlenin başını unuttuysanız parantezin başladığı taraflara tekrar göz atmaktan utanmayın-. Bu arada yazarımızın ünlemlerle ilgili de bir takıntısı var ama bu alenen yanlış kullanım sayılamayacağı için, bu konuda laf söylemek bana düşmez (ama sanki söyledim bile?).

3 Kasım 2009 Salı

En İyi 20 Cover



1- Johnny Cash - Hurt (Nine Inch Nails)
2- A Perfect Circle - Imagine (John Lennon)
3- Gary Jules - Mad World (Tears for Fears)
4- Fiona Apple - Across the Universe (The Beatles)
5- Jimi Hendrix - All Along The Watchtower (Bob Dylan)
6- Jeff Buckley -
Hallelujah (Leonard Cohen)
7- Pain of Salvation - Hallelujah (Leonard Cohen)
8- Rammstein - Stripped (Depeche Mode)
9- Agua de Annique - The Blower's Daughter (Damien Rice)
10- Nirvana - The Man Who Sold the World (David Bowie)

2 Kasım 2009 Pazartesi

District 9: Yaban diyarlardaki uzaylı

Yönetmen: Neill Blomkamp
Yazar: Neill Blomkamp & Terri Tatchell
Oyuncular: Sharlto Copley
Tür: Bilim Kurgu|Aksiyon|Dram|Gerilim
Yapım yılı: 2009
Süre: 112 dk.
Ülke: ABD|Yeni Zelanda
Dil: İngilizce
IMDB Puanı: 8.4/10
Çavlan'ın Puanı: 9/10
Umut'un Puanı: 8.6/10

District 9’ın hikayesi ne bir tv dizisinden kotarılmış, ne de bir çizgi romandan uyarlanmış. Aslında, inanılır gibi değil ama, orijinal bir fikre dayanıyor District 9. İyi bir fikre üstelik. Filmde uzaylılar var, ama alışageldiğimiz işgalci/yağmacı uzaylı tiplemesine hiç benzemiyor bu uzaylılar. Her zamanki esrar -bize ne yapacaklar?- yerine, farklı tür bir varsayımsal muamma sunuyor bu film: Biz onlara ne yapardık? Yüzyıllardır birbirimize yaptıklarımızdan türemiş olan yanıt, son derece çirkin.

District 9, çok çeşitli bilimkurgu distopyalarının arasında en inanılır olanlardan: Johannesburg, Güney Afrika. Günümüz. Dev bir uzay gemisi 20 yıldır aynı noktada asılı durmakta, bozulmuş, içindeki yolcular (insan boyutunda, böceğimsi extra-terrestriallar) aşağıda, gecekondu mahallelerini andıran askeri bölgeye yerleştirilmiş.

District 9: Lazer tüfekleri, Afrika ve garip bıyıklı bir adam

Hmmmmm, ben güzel film izledim. Evet, uzun süre sonra bunu demek mutluluk verici, güzel film izledim ben. Tamam abartı oldu, yakın zamanda yine güzel film izlemiştim, REC olsun, Inglourious Basterds olsun.. Yine de izlenen film sayısını beğenilen film sayısına oranla çok yüksek olunca insan böyle durumları vurgulamak istiyor tabi.

Hayır yani, hiçbir şeyi beğenmeyen adam olsam neyse, ama sanırım çoğu filmin yapmaya çalıştığı şeyi (karakter gelişimi ve senaryonun derinleşmesi) kaliteli dizilerin ellerindeki zaman avantajını da kullanarak daha iyi yaptığını düşünmeye başladığımdan beri, film yönetmeni/senaristi olsaydım sinemanın sınırları dahilinde daha başarılı olacak şeyler yapmak isterdim diye düşünüyorum.

District 9 da bu açıdan sinemaya yakışan bir şey.. eeöö ...eser olmuş. Hani biri sorar, “e iyi de konusu ne diye?” siz de anlatırsınız, karşıdaki de “hııı neyse” falan der, burun kıvırır, oysa film süperdir.. hmm neyse. Bazen de filmin konusunu arkadaşınız anlatır da anlatır, “vay anasını satayım” dersiniz, sonra gidince film tırt çıkar.. Arkadaşlık mevhumu zor bir şey canım. Neyse, sözün özü sinema denen meret kelimelerle anlatılmak için yapılmıyor sonuçta. İzlenilmesi lazım District 9’ın.

1 Kasım 2009 Pazar

En İyi 33 Adventure Oyunu

Bu liste Kasım 2009 tarihli ama tam güncel sayılmaz; elimde oynanmayı bekleyen bir Still Life 2 var ki listeye yüksek sıralardan gireceğini düşünüyorum. Aynı şekilde Secret Files 2, Runaway 2, Kane & Lynch ve (utanarak belirtiyorum) Sam & Max, hâlâ oynamaya fırsat bulamadığım adventure oyunları. Pöh, şu an bu satırları yazarken Sanitarium'u unuttuğumu fark ediyorum ama tekrar sıralamayla ve görsellerle uğraşamayacak kadar yorulmuş olduğumdan burada geçtiği hali yeter diyorum. Bir de link verelim: işte Sanitarium (10 numaraya rahatlıkla kurulabilir!). Sıralamaya şöyle bir baktım da, Black Mirror'ı hangi akla hizmet 19'a koymuşum ki, 30. sırayı ancak hak eder o.. Blogger'da görsel yönetimi korkunç olduğu için hiçbir şeyi değiştirmeden böye bırakacağım sanırım... Daha fazla hata görmemek için yazıya bakmayı bırakıyorum, hatta aklıma unutulmuş oyun gelmemesi için bu konuda düşünmeyi de bırakıyorum :)

1. The Longest Journey


2. Dreamfall (The Longest Journey 2)


3. Indigo Prophecy (Fahrenheit)