31 Mart 2010 Çarşamba

El Secreto De Sus Ojos: Olağanüstü bir Arjantin filmi

El Secreto De Sus Ojos (The Secret in Their Eyes)
Yönetmen: Juan José Campanella
Yazar: Juan José Campanella (senaryo), Eduardo Sacheri (roman)
Oyuncular: Ricardo Darín, Soledad Villamil, Pablo Rago, Guillermo Francella, Javier Godino
Tür: Suç|Dram|Gizem|Romantik|Gerilim
Yapım yılı: 2009
Süre: 127 dk.
Ülke: Arjantin|İspanya
Dil: İspanyolca
IMDB puanı: 8.4/10
Çavlan'ın puanı: 9.5/10
Umut'un puanı: 9/10

Önce kanınızı donduran, ardından gözlerinizi dolduran, sonra sizi gülme krizine sokan, sonra da tüylerinizi ürperterek şöyle iyice bir sarsan, bunların hepsini de 2 saatte yapmayı becerebilen bir filmle karşı karşıyayız, en iyi yabancı film Oscar'ıyla Goya'da en iyi film ödülünü kapmış bir film bu üstelik. Hollywood'a göndermeler yapan, ama bunu nanik (!) şeklinde gerçekleştirilen, aynı zamanda Güney Kore ve İngiliz sinemasına da minik selamlar çakan El Secreto De Sus Ojos, Eduardo Sacheri'nin romanından uyarlama. Yönetmen koltuğunda, senaryoyu da yazan Juan José Campanella var, ki kendisi House ve Law and Order dizilerinde yönetmenlik yapmış.

Benjamín Esposito (Ricardo Darín), elinde kağıt kalem, bir şeyler yazarken başlar El Secreto De Sus Ojos. Üç farklı sekans görürüz biz de daha ilk dakikalarda; bir tren garında giden trenin arkasından koşan bir kadın, kocasıyla kahvaltı eden, reçelini yerken gülen, yüzüne güneş ışığı vuran genç bir kız, ve aynı kız, tecavüze uğrarken. Çok geçmeden anlarız ki, bu gördüklerimiz, Benjamín'in kaleminden kağıda dökülen, sonra da yırtıp atılanlar. Yıl 1999. Şimdi hakim olmuş eski dostu Irene Menéndez Hastings'i (Soledad Villamil) ziyarete gider Benjamín, emekliliğin yaşamında açtığı boşluğu doldurabilmek için bir roman yazmaya başladığını söyler Irene'ye. Romanının 25 yıl önce, üzerinde birlikte çalıştıkları bir tecavüz ve cinayet davasıyla ilgili olduğu anlatınca, Irene'nin yüzü bulutlanır.

Geçmişe, 1974 yılına gideriz. Benjamín, adliyede memur (tam olarak değil de, bizde olmayan, hukuk görevlisi/federal ajan karışımı bir meslek diyelim). Cornell mezunu çiçeği burnunda avukat Irene işe başlar, Benjamín'in bakışlarından kıza kapıldığını görürüz birkaç saniyede. Hemen ardından, alkolik iş arkadaşı ve dostu Sandoval (Guillermo Francella) ile birlikte, bir tecavüz+cinayet davasını soruşturmak üzere görevlendirilir. Başta isteksiz olan Benjamín, öldürülen kızın cesedini ve perişan haldeki kocasını gördükten sonra davaya ilgi duymaya başlar. Adliyedeki diğer departman olayı hasıraltı etmek için, iki yabancı işçinin üzerine atar suçu (tabii ki işkenceyle kabul ettirerek), fakat Benjamín ikna olmaz ve soruşturmaya başlar. Kurbanın kocası Ricardo Morales (Pablo Rago) ile birlikte eski fotoğraflara bakarken, kurbanın eski tanıdıklarından, hemen her karede olan bir gencin bakışlarından (evet, gene bakışlar) şüphelenir ve Isidoro Gómez (Javier Godino) isimli bu genci araştırmaya başlar. Bu noktadan sonra film, iki farklı zaman diliminde, geri dönüşlerle ilerler.

29 Mart 2010 Pazartesi

Shutter Island: Scorsese'nin son filmi

Yönetmen: Martin Scorsese
Yazar: Laeta Kalogridis (senaryo), Dennis Lehane (roman)
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Mark Ruffalo, Ben Kingsley, Michelle Williams
Tür: Suç|Gizem|Gerilim
Yapım yılı: 2010
Süre: 138 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDB puanı: 8.1/10
Çavlan'ın puanı: 8/10
Umut'un puanı: 8.4/10

Pek çok film, son sahnelerinde izleyiciyi şaşırtabilme becerisiyle değerlendirilir oldu. İstediği kadar boşluklar olsun senaryoda, performanslar vasat, kurgu kusurlu olsun, eğer sonunda izleyiciyi şaşırtabilirse, filmdeki tüm sorunları unutup, filme ayılıp bayılmaya hazır günümüz seyircisi. Yapımcılar bunu seyirciye berbat filmleri sevdirmek için kullanmaya başladı, seyirci de twist'li sonları o kadar sevdi ki, her filmde bunu bekler oldu. Martin Scorsese'in son filmi olan Shutter Island'ın bu kadar yanlış anlaşılan bir film olmasının nedeni de bu bence. Sonunda büyük bir twist varmış gibi pazarlandı, izleyici devasa bir twist bekleyerek filmi izlemeye koyuldu. Oysa yok bir twist, öyle bir film değil bu! İyi anlatılmış, gerilimli bir hikaye sadece. Pek çok yerde nereye gittiğini sorguluyorsunuz evet, ama sinemaya az buçuk aşinaysanız, filmin sonunu ve aslında olmayan "twist"i, elbette ayrıntılarıyla değil ama kabataslak biçimde onuncu dakikada aklınızdan geçiriyorsunuz zaten, yönetmen böyle istiyor çünkü, yavaş yavaş açığa çıkan her şeyin ipuçlarını serpiştirmiş filmin bilumum yerlerine. Baştan aşağı mantıklı, Hitchcockvari bir gerilim filmi yani Shutter Island. Son sahnesine inanılır olmayan bir twist yerleştirip gerisini boşveren filmlerden çok uzak. Sizi ilk dakikalarından itibaren dehşet ve çaresizlik hissi üzerine kurulu güçlü atmosferinin içine sokan, zarif, çarpıcı, usta işi bir film.

1954 yılında geçen filmde, Federal ajan Teddy Daniels (Leonardo DiCaprio) ve yeni ortağı Chuck Aule'e (Mark Ruffalo), Shutter Island'daki akıl hastanesinden kaçan bir hastaya ne olduğu bulma görevi verilir. Rachel Solando isimli bu hasta, üç çocuğunu öldürmüştür, fakat kendini hâlâ eski evinde, çocuklarıyla mutlu mesut yaşıyor zannetmekte, hastane personeline pizza getiren çocuk, boruları tamir etmeye gelmiş usta vs. muamelesi yapmaktadır. Kimsenin akıl sır erdiremediği şekilde, dışarıdan kilitli odasından kaçmayı başarmıştır. Adadan tek çıkış yolu olan feribotu kullanması imkansızdır, ada da hastane binalarından başka sadece dik kayalıklara ev sahipliği yapmaktadır, bu durumda binalar karış karış arandığı halde hasta bulunamayınca, ortada imkânsız görünen bir olay olduğu anlaşılarak federal ajanlardan yardım istenmiştir.

28 Mart 2010 Pazar

Anket Manket

Selamlar, sevgiler, hürmetler :)

Blogumuzda en çok hangi tür yazıların takip edildiğini merak ettik, sol taraftaki ankete katılarak bu konuda bizi aydınlatırsanız şahane olur.

Güncelleme: Anket tamamlandı, kendisini kaldırıyoruz, fakat merak eden olursa diye sonuçları bu postta da belirtelim dedik. 1 hafta demiş olmamıza rağmen daha 3 gün olmadan kaldırmamızın nedeni, istediğimiz bilgiye ulaştığımızı düşünmemiz, bir de malum, Blogger'ın çirkin anket widget'ının sade sayfa tasarımımızı bozması :)

Sonuçlar solda da gördüğünüz üzere şu şekilde: 96 kişi film, 77 kişi dizi, 76 kişi kitap, 32 kişi de oyun demiş. Okuyucuların %73'ü film yazılarını, %58'i dizi ve kitap yazılarını, %24''ü de oyun yazılarını takip ediyor. Bu da demek ki, okuyucuların %34'ü film, %28'i dizi, %27'si kitap, %11'i de oyun yazılarını seviyor en çok. Anket amacına ulaştı, katıldığınız için teşekkür ederiz :)

27 Mart 2010 Cumartesi

Açlık Oyunları

Distopik bilim kurgu türüne dahil edebileceğimiz Açlık Oyunları, aynı adlı üçlemenin ilk kitabı (ikincisi Ateşi Yakalamak, üçüncüsüyse ağustosta yayınlanacak). Belki ilk kitabın konusuna pek orijinal diyemeyiz (hatta Battle Royale, The Running Man, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve Survivor kırması diyebiliriz), ama kurgu o kadar başarılı ki, ilk bölümü okuduktan sonra herhangi bir orijinallik derdinizin kalmayacağını, sadece ve sadece kitabı bitirmeye odaklanacağınızı şahsen garanti ediyorum. Üstelik istediği kadar şundan bundan "etkilenmeler" taşıyor olsun, hikaye süper bence. Herkesin bir zaafı, özel merakı vardır, benimki de distopyalar ve Survivor tarzı yarışmalar, ikisi birleşince tadından yenmez bir şey oluyor benim için.

Belirsiz bir gelecekte, coğrafi olarak günümüzdeki Kuzey Amerika'nın bulunduğu yerde Capitol denilen büyük bir kent ve bu kente bağlı sömürgeler halinde yaşayan toplulukların bulunduğu mıntıkalar var. Teknoloji inanılmaz ilerlemiş, ama halkın büyük bölümü inanılmaz ölçüde fakirleşmiş. Capitol'deki her şeyden habersiz, kafaları pek bir şeye basmayan, magazin meraklısı estetik ameliyat delisi insanlar bir yana, mıntıkalarda yaşayan asıl halk açlıktan ölmeme savaşı veriyor. Bölgeleri elektrikli çitlerle çevrili ve bulundukları yeri terk etme izinleri yok. Aslında hiçbir şeye izinleri yok, Capitol yönetimine ters düşen bir düşünceyi ağızlarından kaçırırlarsa örneğin, kendilerine "Barış Muhafızları" diyen askerler gelip kafalarına bir kurşun sıkabilir.

Capitol yönetimi, geçmişte yaşanmış bazı ayaklanmaları cezalandırmak ve yenilerini oluşmadan engelleyebilmek, halkın aslında Capitol karşısında ne kadar güçsüz, zavallı ve değersiz olduğunu insanlara sürekli hatırlatmak için, her yıl Açlık Oyunları adı verilen bir reality show düzenliyor. Her mıntıkadan bir kız, bir de oğlan olmak üzere 2 kişinin katıldığı, katılımcılara 'haraç' adı verilen ve toplam 24 haraçla başlayan bu "oyun"lar, havasını, suyunu, ağaçlarını, canlılarını Capitol'un kontrol ettiği bir arenada yapılıyor. 24 haraç, birkaç günlük müzakere ve eğitimden geçtikten ve derilerinin altına birer tracker yerleştirildikten sonra, her tarafı gizli kameralarla çevrili arenaya atılıyor ve oyunlar başlıyor. Hedef basit: hayatta kalmak. Arenanın zor koşulları (soğuk, susuzluk, zehirli otlar, vahşi hayvanlar ve tabii ki açlık) bir yana, asıl savaş, haraçların arasında. Kimse kalmayana dek birbirlerini öldürmek zorundalar, çünkü Açlık Oyunları'ndan sadece bir kişi sağ çıkabiliyor.

26 Mart 2010 Cuma

Heroes vs. Villains: Banana Etiquette

(Survivor 20.3 - 20.6)


Çavlan'ın ardarda gelen popüler yazılarından sonra benimki biraz sönük kalacak ama yine bir Survivor bölüm incelemesi yazmadan edemeyeceğim. :) Açıkçası pek çok insanın aksine, Survivor'un yeni bölümlerini Lost'tan çok daha fazla hevesle bekliyorum. "Ada esasında bir tıpa" gibi bir açıklama için 6 sezon izlediğimi, zaman yolculuğu teorileri üzerine kafa yorduğumu düşünmek istemiyorum zaten.

6. bölümle birlikte sezonun şu ana kadarki en iyi bölümünü izledik bence! Tabii ki bölümü güzelleştiren her şey yine Villains Tribe'ından geldi. (James'in gönderilmesi dışında tabii, heroes tribe'ının yapabildiği tek iyi şey de buydu şimdiye kadar, çok acıklı be.. Bölümün de adı "banana etiquette", yani adam sakat diye göndermediler geçen hafta, şimdi fazla muz yedi diye mi gönderdiler, değişen ne oldu ki başka anlamadım. Ne saçma bir tribe bu yahu.)

Death Note'ta özenle senaryoya dökülmüş olan büyük stratejistlerin zihin savaşlarının bir benzerinin, gerçek insanlar arasında gerçek koşullar altında kendiliğinden ortaya çıkışını izlemek gerçekten başka bir programda gördüğüm bir şey değil. Olaylar şöyle gelişti, futbol maçı anlatmak gibi olacak ama idare ediverin, çok heyecanlandım:

25 Mart 2010 Perşembe

Lost 6.9: Ab Aeterno

İncelemeye girişmeden meraklısına minik bir bilgi: bölüme adını veren Ab Aeterno, "zamanın başlangıcından beri" gibi bir anlama geliyor.

Jacob'ın adaya insanları nasıl getirdiğini olmasa da neden getirdiğini öğrendik bu bölümde. Flocke (Man in Black'ten Locke'ın bedeninde değilken bile Flocke diye bahsetmenin mantıksız olduğunu biliyorum, ama alışkanlık oldu artık), herkesin doğası gereği yozlaşmış olduğuna inanırken, Jacob insanoğlunun şeytana uymayarak doğru kararlar verebileceğine inanıyor ve bir nevi teste girişerek, insanları tek tek adaya düşürmeye başlıyor. Hiçbir şekilde müdahele etmeden, içinden çıkılması zor etik problemlerle karşı karşıya geldiklerinde, kendi başlarına doğru yolu bulabileceklerini göstermeye çalışıyor Flocke'a. İlginç, değil mi? Sadece günahın doğası üzerine bir tartışmayı kazanmak için yabancılara işkence etmesi, pek "iyi" göstermiyor Jacob'ı bana kalırsa. Ondan da önemlisi, sırf bir şeyleri Flocke'a kanıtlayabilmek için bu kadar zahmete girmesi... Yani, hiç kimseyi adaya çekmese, Flocke'ın kendisi öldürtme ve adadan kurtulma, sonuç olarak da "kötülüğünü dünyaya yayma" gibi bir ihtimali kalmayacak. Çok akıllı değil galiba bu Jacob.



Richard'ın 1800'lerdeki hayatına dair gördüklerimiz (aşk hikayesi, cinayet vs.) karakterini derinleştirmiş, duygusal seyirciyi de ağlak bir moda sokmuş olsa da, aslında yeniymiş gibi sunulan detaylar, izleyicinin basit gözlemler sonucu tahmin ettiği şeylerdi -birkaç bölüm önce Richard'ın Black Rock'la adaya gelmiş olduğunu söylediklerini de hesaba katarsak özellikle :) Bu bölümde bir şeyler açıklanmadı aslında, teyit edildi sadece. Üstelik o teyit edilen şeylerden, yani dizinin bu sezon sapmayı seçtiği metafizik yoldan pek memnun olmadığımı belirtmem gerek.

23 Mart 2010 Salı

2000'lerin En İyi 20 Dizisi

Böyle havalı bir başlık attım atmasına da, fevkalade kişisel bir liste hazırladım aslında. Bilmediğim/izlemediğim/sevmediğim sürüyle dizi var, sizin favorileriniz farklıysa yorum bölümünde belirtmekten çekinmeyin o yüzden.

Dizilerin ayrı ayrı açıklamalarını yapayım dedim ama daha üçüncü dizide içime fenalıklar geldi, her diziden ayrı bir yazı çıkması gerektiğine ve yirmi diziyi destansı uzunlukta tek bir yazıda toplamaya kasarak gençliğimi harcamamaya karar verdim. O yüzden kısa bir künye ve görsel dışında çıplaklar, o yüzden biraz ruhsuz duruyorlar. Ama isimlerine tıklarsanız ilgili hoş sitelere gidiyorsunuz.

Listedeki bir İngiliz dizisi, bir de animenin TV.com değil IMDb puanlarını aldım buraya, çünkü TV.com seyircisine Amerikan dizileri dışında güvenilmeyeceği düşüncesindeyim. Bir de Seinfeld 2000'lere kalmadı, 1998'de bitti, ama herhangi bir "en iyiler" listesine girmemesine gönlüm razı olmadı. Görmezden geliverin.

1. House

Tür: Tıp|Gizem|Dram|Komedi
Yayın tarihi: 2004 - ... (6. sezonunda)
Yaratıcı: David Shore
TV.com puanı: 9.2/10

21 Mart 2010 Pazar

Yanılsamalar Kitabı



Kimsenin olmadığı bir ormanda devrilen bir ağaç, ses çıkarır mı? Bu felsefe dersi klişesine Yanılsamalar Kitabı'nın bir noktasında rastlamak mümkün. Ama romanın sunduğu asıl soru şu: eğer bir adam, kimsenin fark etmediği bir yaşam sürerse, gerçekten yaşamış sayılır mı?

Karısı ve çocuklarını bir uçak kazasında yitiren edebiyat profesörü David Zimmer, hayata küsmüş, günlerini bir alkol ve keder bulutunun içinde geçirmeye başlamıştır. Bir gece televizyonda sessiz film döneminin kayıp komedi oyuncusu Hector Mann'la ilgili bir belgesele rastlar, Mann'ın eski filmlerinden bir bölüm, Zimmer'ı aylardan beri ilk kez güldürür. O kısa gülüş anı, içinde hâlâ yaşamak isteyen bir parça olduğuna inandırır Zimmer'ı, ama beynini meşgul edecek, sabahları yataktan kalkmasını sağlayacak bir amaca ihtiyacı vardır. Zimmer, uzun süre sonra kendisine gülümsetmeyi başaran adamı seçer o amaç olarak: Hector Mann.

Mann'la ve filmleriyle ilgili bir kitap yazmaya başlayan Zimmer, 1929 yılından beri kayıp olan bu gizemli oyuncunun filmlerinin peşinde, farklı kıtalara uzanır, Mann'ın yaptığı 12 sessiz filmin asıl ve tek kopyaları dünyanın dört bir yanındaki müzelere dağıtılmıştır çünkü. Tüm müzeleri tek tek dolaşan Zimmer, filmleri ezberleyene kadar tekrar tekrar izler. Yazar bu noktada, filmleri Zimmer'ın gözlerinden izletir bize. Zimmer filmlerin sadece konusunu, ana fikirlerini değil, gizli anlamlarını da anlatır. Kitap yayınlandıktan hemen sonra, Mann'ın eşi olduğunu iddia eden bir kadından bir mektup gelir: Mann'ın kitabı okuduğunu, kendisiyle tanışmak istediği yazmaktadır mektupta. Ama Mann elbette hastadır, ölmek üzeredir, Zimmer'ın elini çabuk tutması gerekmektedir. Oysa Zimmer mektupta yazanlara inanmaz ve Mann'ın hayatta olduğuna dair kanıt ister, elbette etkilenir, fakat kendini kaptırmak istemez, ne de olsa altmış senedir dünyanın gözünde ölü olan bir adamdır söz konusu. Çok geçmeden, Alma isimli bir kadın gelir evine; onu gerekirse silah zoruyla New Mexico'ya, Mann'ı görmeye götürmeye gelmiştir. Bu da bol yaşamlı, ama aynı zamanda bol ölümlü, çok katmanlı bir hikayenin başlangıcı olur.

20 Mart 2010 Cumartesi

Sadakat: Bolca hezeyan, az biraz aşk

Gazetelerin üçüncü sayfa haberleri pek çok yazara ilham kaynağı oluyor artık. İnci Aral da son romanı Sadakat için bir üçüncü sayfa haberinden besleniyor; kendisine ihanet eden kocasının cesediyle aynı evde günler geçiren bir kadının haberini okuyor bir gün ve hepimize tanıdık gelen bir konu hakkında ama özgün, derinlikli karakterler yaratarak, çok özgün bir dil kullanarak yazmaya koyuluyor. İnci Aral'ı daha önce okumamıştım, hiç ilgimi çekmemişti romanları açıkçası. Çok sevilen, her yeni romanı heyecanla beklenen, kendine özel bir okur kitlesi edinmiş bir yazar olduğunu biliyordum bilmesine de, hani bir Nermin Bezmen ayarında da olabilirdi, o derece bilgisiz ve ilgisizdim Sadakat'i okumadan önce. Gururla bildiririm: artık değilim. O kadar ki, İnci Aral'la Nermin Bezmen'in isimlerini aynı cümlede yanyana kullanmış olmak kötü hissettiriyor kendimi. Sadakat'in daha ilk sayfalarında anlaşılıyor ne kadar usta bir yazarın beyninden/kaleminden çıktığı; Aral'ın anlatımı neredeyse şiirsel, hani daha sonuna gelmeden yeniden okumak isteyeceğinizi bildiğiniz cümleler vardır ya, işte o cümlelerden daha bol bir şey yok Sadakat'te.

Azra isimli bir karakterimiz var, onun ağzından anlatılıyor her şey. Azra eczacılık yapan genç bir kadın -20'lerinin sonlarıyla 40'larının başları arasında bir yerlerde sekiyor romandaki zaman geçişleri boyunca-. İçten içe ancak hayatını bir erkeğe adarsa -ya da onunkiyle birleştirirse- değer kazanacağına inanan, küçük hesaplar peşinde bir kadın. Eğitimi, geçmişi, hatta karakteri böyle olmaması gerektiğine işaret ediyor ama böyle işte; hatta üniversitede ilk sevgilisinden hamile kaldığında geciktirmiş test yapmayı, aklına tam olarak gelmemiş hamile olabileceği, fark ettiğinde -ve sevgilisine açıkladığında- kürtaj için çok geçmiş artık. Yani kendine de tam olarak itiraf edemese de, bir nevi "tuzak" kurmuş Azra ilk sevgilisine, böyle bir karakterimiz var. Yıllar geçiyor, ilk kocası onu terk ediyor -zaten başından beri istekli değil tam olarak-, kızı büyüyor, gün geliyor Ferda'yla tanışıyor Azra –Ferda bir erkek bu arada, annemin adı Ferda olduğu ve başka Ferda tanımadığım için hâlâ garipsiyorum Ferda isimli bir adamı :)– Sadakat de Azra'nın Ferda'yla ilişkisi üzerine.

Romanın kurgusunun zamanda bir ileri bir geri zıplama üzerine kurulduğunu söylemiştim, işte aslında bir anlamda sondan başlıyor yapıyor Sadakat: Azra cezaevinde, 7 yıllık kocası Ferda'yı öldürmekten tutuklanmış (gerçi buna "tutuklanma" mı deniyor bilmiyorum, yani hapsedilmiş ama henüz mahkemesi olmamış, suçlu bulunmamış), avukatı hatırladığı her şeyi yazmasını salık vermiş ona, o da bir deftere Ferda'yla tanıştıkları günden başlayarak yazmaya başlıyor, biz Azra'nın defterine yazdıklarından geçmişte yaşadıklarını, arada da cezaevine yani şimdiki zamana dönüşlerini okuyoruz. Yani Azra'nın eşini öldürmekle suçlanması kitabı okumadıysanız bilmemeniz gereken bir şey değil, ilk sayfalardan açıklanıyor bu zaten.

18 Mart 2010 Perşembe

Lost 6.8: Recon

Artık hangi tarafın ne olduğunu anlamaya çalışmaktan vazgeçmiş, aslında önemsediği tek tarafın (arkadaşlarının) adadan ayrılmasına yardım ettiği sürece iki tarafa da oynamaktan gocunmayacak bir Sawyer gördük bu bölümde. Flocke ve Widmore'u birbirine düşürme ve sadece kendisi için çalışma kararı, karakterine çok uygun. Los Angeles'ta işler çok farklı: aynı olaylar (Cooper'ın aileyi dolandırması, babanın cinnet geçirip önce anneyi, sonra kendini öldürmesi) yeni zaman çizgisinde de olmuş, ama kendine acımak ve nefret ettiği adama dönüşmek yerine, daha "iyi" bir yol çizmiş kendine Sawyer (acaba James diye mi bahsetmeliyim kendisinden artık?). Mükemmel değil Los Angeles'taki hayatı, üstelik yine aynı intikam arzusu yiyip bitiriyor onu, ama ilk sezonda gördüğümüz Sawyer'dan çok daha iyi durumda olduğu kesin.



Los Angeles

– Şimdiye dek yayınlanan bölümlerin tümünde, bölümün odak noktasındaki karakterin aynada yansımasına dalıp gitmesine şahit olmuştuk, ama yansımayla bir etkileşime geçilmemişti (Jack'in Lighthouse'daki aynaları kırmasını saymıyorum, çünkü LA'deki zaman çizgisinden bahsediyorum). Jack'in sezonun ilk bölümünde yüzünde yeni yaralar keşfetmesi haricinde, mühim bir tepki göstermemişti karakterlerimiz; ayna sahneleri sadece sembolik kalmış, hatta pek çok izleyicinin gözünden kaçmıştı. Recon'da durum farklı: Sawyer sinirleniyor ve yansımasını gösteren aynayı paramparça ediyor. Kırılmış cama, parçalara ayrılan zaman çizgisinin bir metaforu olarak bakılabilir.

16 Mart 2010 Salı

Once: Minik bir müzik şöleni

Yönetmen: John Carney
Yazar: John Carney
Oyuncular: Glen Hansard, Markéta Irglová
Tür: Dram|Müzik|Romantik
Yapım yılı: 2006
Süre: 85 dk.
Ülke: İrlanda
Dil: İngilizce|Çekçe
IMDB puanı: 8.1/10
Çavlan'ın puanı: 8.9/10
Umut'un puanı: 8.8/10

Geçtiğimiz on yılın en iyi müzikali olabilir Once. Ya da elli yılın. Ya da yüz. Ama müzikal değil aslında; insanlar durup dururken şarkı söylemeye, dans etmeye başlamıyor, arkalarında görünmez bir orkestrayla. Fakat filmin yarısından fazlası müzikle, müzikle iç içe, müzik içinde, müzikli geçiyor; koskoca bir albümü perdede izlemeye benziyor Once, şarkı sözleri karakterlerin günlük hayatlarında birbirlerine açmadıkları hislerini yansıtıyor... Müzik filmi diyeyim o zaman, böyle bir tür yoksa bile.

Film, İrlandalı bir sokak müzisyeni/elektrik süpürgesi tamircisi ve hayatına giren Çek bir piyanist/çiçekçi göçmen kızla ilgili. İsimleri yok adamla kızın, iyi ki de yok. Bir gece adam sokakta gitar çalarken -yani müzik sayesinde tanışıyorlar. Adam gündüzleri babasının dükkanında elektrik süpürgelerini tamir ediyor, ama tutkusu müzik tabii ki. Kız çiçek satmak, evlere temizliğe gitmek gibi geçici işlerde çalışıyor, çok fakir, bir de elektrik süpürgesi bozuk. Adamın peşine düşüp Dublin sokaklarında sürükleyerek elektrik süpürgesini, zorla tamir ettiriyor adama. Adam kızı hafif başbelası olarak görüyor başlarda, fakat su gibi bir sesi olduğu (!) ve piyano çaldığı anlaşılınca kızın, değişiveriyor hisleri -doğal olarak. Yakınlardaki bir müzik dükkanına gidip, adamın şarkılarından birini birlikte çalıyorlar. Kısa sürede birbirlerinin ahbaplıklarından keyif aldıklarını fark edip, birlikte vakit geçirmeye, birlikte müzik yapmaya başlıyorlar.

El kameralarıyla ve doğal ışıklandırmayla, sadece 17 günde çekilmiş, kulağa son derece doğal gelen diyaloglardan oluşan bir film Once. Büyük bütçeli, büyük kadrolu, milyonlarca dolar gişe yapan "büyük" filmlerden çok daha etkileyici bir film ama. En büyük gücü, ilişkileri ve diyalogları dopdoğal bir şekilde yansıtması, drama kaçmaması, karakterlerini yaşamlarındaki aksiliklere ve zorluklara bir yanıt olarak aşırı-duygusal davranmaya itmemesi. Sonuna kadar inanıyorsunuz izlediklerinizin gerçek hayattan alınma bir kesit olduğuna: yetenekli ama sıradan insanlar var karşınızda, tanışıyorlar, stüdyoya giriyorlar, ne tam arkadaşlık ne tam aşk denilebilecek bir şey yaşıyorlar, sonra usulca, hiçbir şey tam anlamıyla bitmeden bitiyor film, gerçek hayat gibi.

14 Mart 2010 Pazar

Online Oyunlar 5: Adventure

Bir zamanlar çok popüler olan, Sierra ve LucasArts'ın başını çektiği adventure oyunları, 3D'nin ve first person shooter gibi türlerin yaygınlaşmasıyla gelen oyun trendlerinden nasibini alıp 90'ların ortasından itibaren satmamaya başladı ve bu türle uğraşan büyük yapımcıların çoğu ya battı, ya da adventure yapmaktan vazgeçti (Warcraft'ın adventure'ını hatırlayan var mı? Piyasaya çıkmadan yarı yolda iptal edilmişti). Böylece biz de etrafta pek adventure görmez olduk. Uzun durgunluk döneminden sonra gelen son yıllarda tekrar belli başlı adventure'ların ismini kalabalığın içinden duyurabilmesine rağmen, hala bu türün çok canlı bir şekilde geri döndüğünü söylemek mümkün değil esasında. Bazı ekipler sadece bu türe olan sevgilerinden dolayı başka işlerden kazandıkları gelir sayesinde bu tarz oyunlar yapmak için çabalarken (Amanita Design'ın Machinarium'u gibi), bazı stüdyolar ise satışlarını artırabilmek adına daha çok aksiyon etrafında gelişen adventure'lara yöneliyor (Funcom'un Dreamfall'da yaptığı gibi). Kendilerini sadece adventure türüne adamış büyük oyun stüdyoları (Adventure Company ve TellTale Games gibi) ise, artık sayıca bir elin parmaklarını geçmiyor.


Son zamanlarda çıkan en iyi adventure'lardan Machinarium'un online demosunu internetten oynamak mümkün, zira oyunu yapan ekip, aynı zamanda online oyunlar üreten bir ekip.

İndirilebilir oyunları bir yana bırakırsak, adventure oyunlarını seviyor ve özlüyorsanız, genelde 1-2 kişi tarafından yapılmış olan hoş (ve bedava) online oyunlardan güzel örnekleri bu yazıda bulabilirsiniz.

12 Mart 2010 Cuma

Lost 6.7: Dr. Linus

Eğer Benjamin Linus'u canlandıran Michael Emerson olmasaydı, bu bölüm son derece hafif, çerez bir bölüm olurdu. Ama neyse ki bir adet Emerson'ımız var –yardımcı oyuncu Emmy'sini Locke/Flocke rolleriyle Terry O'Quinn'in alacağından emindim bugüne kadar, son bölümü izledikten sonraysa o kadar emin değilim.

Benjamin Linus: Şimdiye dek yaratılmış TV dizisi karakterleri arasında en karmaşık, en ilgi çekici kötü adamlardan biri. Pek çok açıdan, Ben'in davranışlarının arkasında yatan nedenler kötü değil; dünyayı yok etmeye falan çalışmıyor. Dünyayı kontrol etmeye de çalışmıyor. Ben'in en büyük arzularından birinin, kendi dünyasını kontrol etmek olduğunu söyleyebiliriz. Etrafındakiler üzerinde güç sahibi olmak için hemen her şeyi yaptı şimdiye kadar. Adayı korumak, The Others'ın liderliği konumuna geçmek de, bu arzunun yansımalarından biriydi. Bu durumda iktidarı tehdit altındayken niçin bu kadar korkunç şeyler yaptığını anlamak zor değil.

Ama tam da bu nedenle (kendi babasını, bir köy dolusu adamı, Locke'ı ve Jacob'ı öldüren, kızının ölümüne neden olan/izin veren bir adamdan bahsediyoruz) Ben'in günahlarını ödeyerek bağışlanması ve baştan başlaması, gerçek anlamda söz konusu değildi şu noktaya kadar. Elindeki kontrolün tümünün alınması, kendi yaşamıyla ilgili hiçbir söz hakkının kalmaması ve bunun üzerine bir seçim şansı verilmesi gerekiyordu kendisine. Jacob'ı öldürmek üzereyken olanlara "seçimini yaptı, öldürdü" diyemeyiz çünkü elinde yeteri kadar bilgi yoktu o sırada. Bu bölümde ise durum daha farklı, bütün cevapları hâlâ bilmiyor ama önündeki seçimin doğasını sezecek kadar biliyordu. Ama tabii ki bu noktadan sonra Lostie'lerin kendisine güvenebilmesi çok düşük bir ihtimal gibi görünüyor, bu da ne demek? Ben hikayenin sonunda kendini feda edecek demek.


10 Mart 2010 Çarşamba

Johnny Depp Filmleri (2003-2010)

Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl

Yönetmen: Gore Verbinski
Yazar: Ted Elliott & Terry Rossio
Oyuncular: Johnny Depp, Orlando Bloom, Geoffrey Rush, Keira Knightley
Tür: Aksiyon|Macera|Fantastik
Yapım yılı: 2003
IMDB Puanı: 8/10
Benim Puanım: 7.3/10

17. yüzyılda Karayiplerde geçen Pirates of the Caribbean serisinin bu ilk filminde, Kaptan Barbossa (Rush), adamlarını valinin kızı Elizabeth Swann'ı (Knightley) kaçırmaya gönderir. Barbossa'nın gemisinin eski kaptanı Jack Sparrow (Depp) isimli korsan, Elizabeth'in sevgilisi Will Turner (Bloom) ile işbirliği yaparak, kızı kurtarmaya çalışacaktır.

Johnny Depp, Kaptan Sparrow karakteriyle harikalar yaratıyor, ama oyuncu kadrosunun tümü çok başarılı zaten. Ses, set tasarımı, makyaj, sinematografi, bu film tüm alanlardan tam not alıyor. Ama tabii ki eğlencelik bir filmden fazlası değil The Curse of the Black Pearl. Yine de çok nitelikli bir eğlence vadettiği; yapılmış en iyi korsan filmi olabilir Pirates of the Caribbean.

Ayrıca Jack Sparrow karakterinin alışageldiğimiz tipik "kahraman"dan binlerce kilometre uzak olması, buna rağmen ilgiyi asıl kahramandan çalması, bu filme dair en sevdiğim şeylerden.

7 Mart 2010 Pazar

Johnny Depp Filmleri (1996-2002)

Donnie Brasco

Yönetmen: Mike Newell
Yazar: Joseph D. Pistone & Richard Woodley (kitap), Paul Attanasio (senaryo)
Oyuncular: Al Pacino, Johnny Depp, Michael Madsen
Tür: Suç|Dram|Gerilim
Yapım yılı: 1997
IMDB Puanı: 7.7/10
Benim Puanım: 7.5/10

1970'lerde geçen Donnie Brasco'da, FBI ajanı Joe Pistone (Depp), kimliğini değiştirerek New York'taki bir mafyanın içine sızar. Donnie Brasco ismini kullanır ve mafya üyelerinden Benjamin 'Lefty' Ruggiero (Pacino) ile dostluk kurar. Zaman geçtikçe, Pistone kendini mafyaya ait hissetmeye, Lefty başta olmak üzere mafyadaki arkadaşlarına gitgide daha çok değer vermeye başlar. Lefty korkunç bir adamdır, ama Joe onu sevmeye başlamıştır işte. Evlidir, çocukludur, ama o kadar uzun zamandır evinden uzaktadır ki, karısı boşanmak ister bir süre sonra. Gerektiği gibi FBI'ya günlük olarak rapor vermeyi bırakınca, üstleri operasyonu sonlandırmaya karar verirler.

Donnie Brasco gerçek bir öyküye dayanıyor: Joseph D. Pistone ve Richard Woodley "My Undercover Life in the Mafia" (Mafyadaki Gizli Hayatım) isimli bir kitap yazmışlar, film de ondan uyarlanmış. Böyle bir filmden bekleyeceğiniz şiddet, kan, aksiyon sahneleri, patlayan silahlar yok Donnie Brasco'da. Bir gangster filmi olmasına karşın karakter gelişimi ve iyi bir hikayeyi temel alıyor. Al Pacino, Johnny Depp, mafyanın liderini canlandıran Michael Madsen, Pistone'un eşini canlandıran Anne Heche, hepsi çok başarılı. Eğer mafya filmlerini seviyorsanız, Donnie Brasco mutlaka izlemeniz gereken filmler arasında.

5 Mart 2010 Cuma

Johnny Depp Filmleri (1984-1995)

Sinemalarda bugün gösterime giren Alice in Wonderland'in –ki kendisini bu akşam izlemek gibi bir planım var, ona apayrı bir yazı döşeneceğim büyük ihtimal!– imdb sayfasında gezinirken Johnny Depp'inkine geçtim, Johnny Depp'in filmografisini inceleyince de filmlerinin neredeyse tümünü görmüş olduğumu fark ettim. Tabii bu durumu şans diye değil de çaba ya da takıntı şeklinde adlandırmak mantıklı olanı :) Adam müthiş bir oyuncu, kılıktan kılığa, rolden role giriyor her projesinde, bir aksandan diğerine koşuyor, film seçimleri gayet başarılı, bir de saçını sarıya da boyasa, kazıtıp gözlük de taksa, beş kat fondötenli makyaj da yapsa şahane görünmeyi başarıyor, bunlar da yeter benim bir aktöre sardırmama. Bu yazı serisinde de filmlerinden bahsedeceğim kısa kısa, eskiden yeniye doğru gidecek filmler, toplam üç yazı ve otuz film olacak, yalnız sadece benim gördüğüm filmleri kapsayacak yazılar doğal olarak. Oyunculuğa yeni başladığı yıllarda çektiği, çok küçük bir rolünün olduğu üçüncü sınıf bir-iki filmi saymazsak, kaçırdığım ve bu seride değinemeyeceğim filmler şunlar: Before Night Falls, Once Upon a Time in Mexico, Ils Se Marièrent et Eurent Beaucoup D'enfants, The Imaginarium of Doctor Parnassus ve Public Enemies –Son iki filmi izlememiş olmak bir utanç kaynağı benim için ama vakit/fırsat bulamadım bir türlü. Buyrun filmlere geçelim:

A Nightmare on Elm Street

Yönetmen: Wes Craven
Yazar: Wes Craven
Oyuncular: Heather Langenkamp, Robert Englund, Johnny Depp
Tür: Korku
Yapım yılı: 1984
IMDB Puanı: 7.4/10
Benim Puanım: 6.8/10

4 Mart 2010 Perşembe

Lost 6.6: Sundown



Los Angeles

- Finale sadece 10 bölüm kalmışken, "flash-sideways" Lost seyircisinden çok fazla eleştiri alıyor. Herkes tam olarak ne olduğunu bilmediği bir şeyi (zamanı, insanları, olayları) izlemenin anlamsızlığından bahsediyor, bana kalırsa yeni zaman çizgisiyle ilgili en büyük sorun, karakterlerin bildiğimiz karakterler olmaması. Evet onların bir versiyonu sayılabilirler, ama geçtiğimiz beş sezonu bizimle birlikte yaşamamışlar. Oysa hemen her karakter bu beş sezonda değişti ve gelişti.

- Son iki bölümde Locke'ın sakatlığı ve önemsiz hayatıyla barışıp huzura kavuştuğunu, Jack'in de oğluyla kendi babasının onunla asla kuramadığı bir iletişim ve yakınlık kurduğunu görmüştük. Locke'ın bir karısı, Jack'in oğlu var, Sayid'in payına ne düşüyor peki yeni zaman çizgisinde? Keamy'nin beynini dağıtma şansı? Sayid hangi zaman çizgisinde, hangi ülkede, hangi yaşta olursa olsun, şiddete ihtiyaç duyulduğunda aranan adam olacak demek, ne kadar istemese de kaçamıyor bundan.

- Keamy'nin 2 dakikalığına görünüp hızlı ve temiz bir şekilde öbür dünyayı boylaması şahaneydi. Jin'in bu adamlarla ne işi vardı peki? Basit bir Widmore/Paik bağlantısıyla açıklanabilir mi bu durum? Bir önceki bölümde de Claire bağlayıp hapsetmişti Jin'i, yazık adama ayrıca.

2 Mart 2010 Salı

Ali ile Ramazan: Bir aşk öyküsünden fazlası

Roman, adından da anlaşılacağı gibi, Ali ve Ramazan isimli iki aşığı anlatıyor. Ali, daha küçücükken gözleri önünde annesinin babasını baltayla öldürüp, ardından kendini öldürdüğü bir çocuk. Anne ve baba tarafında bir takım akrabaları var, ama iki taraf da Ali'yi suçluyor bu olaydan dolayı (hani "neden öyle put gibi durdu, kurtarsaydı anasını/babasını" gibisinden), istemiyor. Ali de devletin yetimhanesine gönderiliyor. Ramazan'sa daha bebekken cami avlusuna bırakılmış. Çok karizmatik, daha bebekken bile. Gizli gizli annesinin bir Hülya Koçyiğit türevi olduğu, zengin babasının varlığından haberinin olmadığı, öğrenir öğrenmez gelip onu kurtaracağı, asıl adının 'Orçun' olduğunu söyleyeceği bir dünyanın hayallerini kuruyor.

Bilmediğimiz bir hikaye değil aslında Mağden'in anlattığı; çirkin hakikate dair her şeyin yok sayıldığı acımasız dünyada bildiğimiz ama bilmezlikten geldiğimiz bir hikaye. Steril hayatlarımıza sokmamak için elimizden geleni yaptığımız, arabayla yanlarından geçerken gözlerimizi kaçırdığımız piçlerin öyküsü Ali ile Ramazan. Çok acı hayatlar süren iki çocuk ve onların her şeye rağmen büyüyen, sürekli büyüyen aşkı.

Perihan Mağden'e bu kitap için gerekli esin, 17-18 yıl önce gazetelerin üçüncü sayfalarında yayınlanan bir seri haberle gelmiş. 1992'de görmüş, etkilenmiş, farkına varmadığı kadar çok etkilenmiş çünkü yıllar sonra bir şekilde çıkmışlar yüzeye. Hikaye gerçek olaylara ve gerçek insanlara dayanıyor, ama elbette Mağden'in yarattığı, eklediği (büyük ihtimal zaten şu ya da bu şekilde var olan ama bizim asla bilemeyeceğimiz) bazı karakterler var; Ali'yle Ramazan'ın bizim en baştan bildiğimiz sonlarına gitmeleri için olmaları gereken karakterler onlar.

Daha ilk sayfadan bize Ali ve Ramazan'ın hayatlarının nasıl biteceğini gerçek gazete haberlerini alıntılayarak anlatıyor Mağden. Boşuna kendinizi kandırmayan, boş hayallere gerek yok, ölecek Ali'yle Ramazan, iğrenç bir şekilde ölecekler hem de, demiş oluyor. Biri, bir cinayet işledikten sonra balkonun demirlerine bir kablo bağlayıp aşağı inmeye çalışırken kopan kabloyla altıncı kattan düşerek, diğeri de ilkinin ölümünden sonra kendini asarak ölüyor gazetelerdeki haberlere göre.