7 Ekim 2011 Cuma

The Binding Of Isaac


Super Meat Boy, Gish, Aether gibi oyunların yaratıcısı Edmund McMillen’ın yeni oyunuyla Steam’de bir anda karşılaşınca şaşırdım çünkü yapımı yanılmıyorsam iki yıl süren ve gelmeden önce bir çok yerde haber olmuş Super Meat Boy’a göre gelişini hiç duymadığım bir oyun oldu bu. Önceki yazılarımdan hatırlayanlar olabilir, McMillen’ın oyunları her zaman kendine has bir havası olan, işlediği temalarla uçlarda gezinen ve her yaşa uygun olmayan, tartışmaya açık oyunlar. Bunun yanında oyun oynama keyfini de konu uğruna baltalamayan, süper eğlenceli oyunlar yapmayı başarıyor hep, ona hayran olmadığımı –ve kıskanmadığımı- söylesem yalan olur açıkçası.

Tabii çoğu insan onu Super Meat Boy’la tanıyor ama benim en az favori oyunum da o, sanırım bu konuda en büyük etken, platformer çok sevmemem ve hala PC oyunlarını daha büyük heyecanla bekliyor olmam. The Binding of Isaac hem beni bu konuda mutlu etti (oyun PC ve Mac için downloadable olarak $4.99'a Steam’den satılıyor, almak için tıklayın) hem de gameplay olarak platformerlara göre çok daha fazla sevdiğim Zelda benzeri rogue-like bakış açısı ve oynanış stili sunuyor.



Konu ve Atmosfer

Oyunun açılışındaki demodan da özetlenmiş olan konusuna gelirsek: Isaac ve annesi mutlu mesut yaşamaktadır, ama bir gün annesi yukardan bir ses duyar: “Oğlun günahlar içinde yüzüyor ve kötü yola düşmüş, onu bu yoldan çıkarman gerek!” Annesi tüm gün hristiyan programları izleyen koyu bir dindar olarak tanrının sesine kulak verir ve Isaac’in tüm oyuncaklarına ve eşyalarına el koyar. Ses anneye bir daha seslenir, “Isaac hala doğru yolda değil, kötülükle arasındaki tüm bağların kopması lazım!”, anne de tabii ki “yes my lord” der (biz de warcraft 2’den peasant’ları hatırlarız) ve Isaac’i odasına kapatır. Ses tekrar anneye seslenir ve “Çok güzel, ama bana olan bağlılığını ve herkesten çok beni sevdiğini kanıtlaman için son bir şey istiyorum, Isaac’i bana kurban etmen gerekiyor!” Bunun üzerine anne kasap bıçağını alıp odaya doğru yola koyulur, Isaac’in şirin figürü “ne yapcam ne yapcam” diyerek farklı farklı şekillerde kıvranırken birden odasındaki halının altında mahzene açılan gizli bir kapı keşfeder ve annesinin içeri dalmasıyla kapıyı açıp içine atlayıp kaçar. Bu noktadan sonra da Isaac’in kaderi bizim ellerimizdedir.

Esasında bu hikaye, Hristiyan ve Musevi inançlarında yer alan Eski Ahit’teki Tanrının Abraham’ın bağlılığını test etmek için oğlu Isaac’in hayatını istemesinin günümüze uyarlanmış hali. (Benzer hikaye İslamda İshak ve İbrahim isimleriyle geçiyor diye biliyorum, ama bu konularda pek bilgim olmadığı için detaylara dair bir şey diyemeyeceğim). Edmund McMillen’ın buradaki röportajında söylediğine göre, oyunun çıkış noktası 80’lerde ortaya çıkan ve McMillen’ın çocukken gördüğü fazla uçuk Hristiyan propagandası yapan filmlere dayanıyor, şu “FRP öldürür, çocuklarımız satanik mi oluyor?” geyikleri sadece bizde olmuyormuş yani.

Bu karanlık tema oyuna da genel havasını veriyor, ama bununla kalıyor genelde, oyun insanın ilgisini konusundan çok oynanışıyla uyanık tutuyor, hatta Edmund’un diğer oyunlarından da aşina olduğumuz kendine has espri anlayışı var oyuna belli bir albeni ekleyen, şirin fakat grotesk çizimler eşliğinde çok hafif bir oynama keyfi sunuyor. Yani dini açıdan oyunun dedikleriyle ilgilenmeyen insanlar bile oyunun içine dalıp gitmesi mümkün. Zira ben çoğu kişinin bu göndermeleri falan anladığını, ya da anlasa da çoğunluğun bu konuyu olması gerektiğinden daha ciddiye alacağını sanmıyorum. Zira Youtube’da gördüğüm bir kaç yorum da ona işaret ediyor, özetle bu konudaki denge iyi tutturulmuş gibi geldi bana.

Konunun katkı yaptığı en önemli şey bence “setting” olmuş. Oyun genel olarak action/rogue-like/shooter diye özetlenebilir ama genelde bu türde görülen önkabullerin çoğu şeklini ya da ismini değiştirerek karşımıza çıkıyor haliyle, büyücü/savaşçı/rahip/hırsız gibi sınıflar seçip klasik bir karakter yaratmak yerine özellikleri itibariyle savaşçı sınıfıyla özdeşleştirebileceğimiz Isaac ile başlıyoruz oyuna, fakat ilerde oyun içinde açabildiğimiz şeylere bağlı olarak başta kilitli olan başka karakterleri de açabiliyoruz. Bunlar da Magdalene (rahip), Judas (büyücü) ve Cain (hırsız), Isaac gibi eski ahitte isimleri geçen karakterler. Karşılaştığımız canavarlar ise standart orc’lar veya iskeletler yerine, sinek tüküren yaratıklar, üstünüze koşan zombi çocuklar, 7 günahı simgeleyen varlıklar, farklı özellikleri olan “boss”lar ve her biri ayrı özenle çizilmiş bir sürü başka farklı yaratıklardan oluşuyor. Ayrıca zindanlarda gezerken yerlerdeki dışkıları patlatıp içinden çıkan paraları almak da ancak bir Edmund McMillen oyununda mümküm olabilirdi sanırım.

Bunun yanında, her bölüm geçtiğimizde Isaac’in ağlarken hatırladığı kötü anılarını gördüğümüz küçük cut-scene’lerin hepsi de ayrı güzel.



Oynanış

Konu kısmını atlayıp gelenler için tekrar edeyim, oyunun türüne action/rogue-like/shooter diyebiliriz. Yani Legend of Zelda gibi oyunlardan aşina olduğumuz üstten bakış açısıyla, oda oda dolaştığımız ve gözyaşlarımızla karşımıza çıkanları vurarak onların düşürdüklerini ya da etrafta bulunan objeleri toplayarak ilerlediğimiz bir oynanışa sahip. Kontrollerimiz WASD ile hareket, ok tuşlarıyla istediğimiz yönde ateş etmek, shift ile bomba bırakıp, space ile özel gücümüz/objemiz varsa bunu kullanmaktan ibaret. Kontrollere alışmak oldukça basit, sadece yer çekiminden ve sizin hareketlerinizden etkilenen göz yaşlarını hedefe tutturmak bazen sıkıntılı olabiliyor.

Bu haliyle binlerce örneği olan bu türün klasik özelliklerini taşısa da, oyunu farklı kılan noktalarını da şöyle özetleyebilirim: Oyunda perma-death var, yani ölünce kaldığım checkpoint’ten devam edeyim, save ettiğim oyunu yükleyeyim gibi bir şey yok, tekrar oyunun başına dönüyoruz (Bu özellik şu sıralar pek popüler olmaya başladı, The Realm of The Mad God adlı bir mmo var hatta yine benzer oynanışa ve perma-death’e sahip olan). Bu başta korkutucu gibi gelse de kulağa, perma-death’i itici kılmayan şey oyunun bu düşünülerek tasarlanmış olması; her yeni başlangıçta oynadığımız oyun bir öncekinden farklı gelişiyor. Şöyle ki, zindanlar ve içerikleri, aynı Diablo’da olduğu gibi rastgele oluşturuluyor. Oyunun hızlı ilerleyen yapısı, sıradışı sınıf sistemiyle birleşince bu güzel bir hal alıyor.

Konu kısmında bahsettiğim gibi, standart rogue-like’da olan sınıflar (savaşcı/büyücü/hırsız/rahip), burada karakterlerle özdeşleşmiş durumda (Isaac/Judas/Cain/Magdalene). Fakat yine standart olmayan bir şekilde biz karakterimizi geliştirmek için oyunun merkezinde değil, öyle dallanıp budaklanan skill ağaçlarında istediğimiz yönde ilerlemek gibi bir lüksümüz yok. Önümüze çıkan yaratıklardan, sandıklardan veya belli anahtarlarla açabildiğimiz odalardan topladığımız objelerle (ki bu objeler de oldukça sıradışı, yine ahit göndermeleriyle dolu şeylerden tutun, garip etkileri olan piller ve annenizin iç çamaşırları gibi renkli şeyler de var) kendi özelliklerimizi değiştiriyoruz. Bu aynı zamanda görünüşümüze de yansıyor ve topladığımız şeylerden sıradan zırhlar, büyüler falan olmadığı için hoş bir deneyim oluyor her seferinde yeni oyuna başlayıp Isaac’in (veya diğerlerinin) şekilden şekile girmesini izlemek. Bunun yanında önceden dediğim gibi başlangıçta sadece Isaac’le oyuna başlayabiliyoruz ve onun kendine ait özel gücü yok, diğer karakterlerin ise kendilerine ait güçleri var ama o karakterleri açmamız için de belli bir noktaya kadar ilerlemek gerekiyor oyunda.

Düşmanlarımızın yapay zekası da karakterlerine göre oldukça hoş farklılıklar gösteriyor, genelde rastlanan tekdüze davranış biçiminden (gördüğün anda üstüne koş!) muzdarip değiller, bu da rogue-like’larda benim genelde hoşlanmadığım sürekli aynı şeyi yapıyor olma hissini oldukça azaltan şeylerden biri.

Kısacası tekrar oynanma potansiyeli yüksek, yaratıkları olsun, boss’ları olsun, toplanacak objeleri olsun oldukça çok içerik sunan, hızlıca içine girebildiğiniz ve uzun süre kaptırabildiğiniz güzel bir oynanışı var oyunun.



Özetle..

Özetle ben bu oyunu çok sevdim, türün meraklısı olup bu alanda yeni bir şeyler görmeyi özlemiş olanlara (ve tabii ki oynamak için yaşı tutanlara) öneririm. Ayrıca yazıda bahsetmedim ama soundtrack de çok güzel olmuş (Super Meat Boy’un da müzikleri yapan Danny B yapmış). Bunun yanında negatif denilebilecek bir özellik, oyunun flash’la yapılmış olmasından dolayı güzelim grafik kartınızın nimetlerinden yararlanma lüksünün olmaması, bu yüzden ne yazık ki full-screen’de oynarken inanılmaz yavaşlayabiliyor oyun. Neyse ki önümüzdeki günlerde bu değişeceği için, ilerde bu sıkıntıyı –geçmişte yapılmış oyunlar için olmasa da yeni oyunlar için- daha az yaşayacağımızı tahmin ediyorum.


3 yorumcuk:

Watcha! dedi ki...

Hikayesi supermis yalniz yarildim :)

new version of me dedi ki...

teşekkürler bu doyurucu inceleme için.

multiplexslut dedi ki...

Super bir eski-yeni sandvici yapmis oyun ve kesinlikle alip oynarsaniz pisman olmazsiniz, yazida her sey aciklanmis zaten. Benim ekliyecegim cok az sey var, mesela 5 dolar diye kucumsememek lazim, bunun yarisi kadar eglenceli olmayan kac oyuna 20-30 dolar bayilmis oldugumu allah bilir. Eski roguelike oyunlarin tadini animsatti kesinlikle, save etmenin veya oldukten sonra bir checkpointten baslamanin hiçbir yolunun olmaması ama buna ragmen her seferinde her yerin random olarak bastan generate etmesi ve hicbir leveli iki kere oynamiyor olmamiz ve son olarak mukemmel komiklikteki power-uplar ve guclerimiz bu oyunu bu kadar cilgin bagimlilik yapici yapan en onemli etkenler bana gore.