24 Haziran 2011 Cuma

Super 8

Yönetmen: J.J. Abrams
Yazar: J.J. Abrams
Oyuncular: Joel Courtney, Elle Fanning, Kyle Chandler
Tür: Gizem|Bilim Kurgu|Gerilim
Yapım yılı: 2011
Süre: 112 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDb Puanı: 7.8/10
Metacritic puanı: 72/100
Rotten Tomatoes puanı: 82/100
Çavlan'ın puanı: 1/5
Umut'un puanı: 1/5

Abrams dizi dünyasından geçiş yaptığı sinema diyarında, J.J. Abrams filmleri yapmakta gayet becerikli olduğunu kanıtlamıştı son yıllarda. Ancak Super 8, Abrams'ın Steven Spielberg filmleri yapmakta pek o kadar iyi olmadığını gösteriyor bize. Büyük olasılıkla kariyeri boyunca Spielberg'ün tarzını taklit etmemek için kendisiyle savaşmış olan Abrams, bu sefer ustasının yapımcı koltuğunda koskoca ismi ve besbelli izniyle, apaçık biçimde çalıp çırptıktan sonra "nostaljik rüzgarlar, belli bir dönem ve belli tür filmlere selam göndermeler" diyerek izleyiciyi uyutabileceğine karar vermiş belli ki. Banaysa selam göndermelerle falan değil, alenen araklanmış sahnelerle dolu bir film gibi göründü Super 8.

Ohio'nun küçük bir kasabasında, 1979 yılında geçiyor filmimiz. Birkaç ay önce annesini bir maden kazasında yitirmiş ana karakterimiz Joe'nun da içlerinde bulunduğu ortaokullu beş oğlan, yaz tatillerini bir zombi filmi çekerek geçireceklerdir. Charles süper 8 kameralarla çekilecek filmi yönetirken, diğer çocuklar oyuncudan makyöze ne gerekiyorsa olarak Charles'a yardım edeceklerdir. Çekilecek ilk sahne için aralarına hem Joe hem de Charles'ın hoşlandığı Alice'i de alarak bir gece yarısı gizlice tren istasyonuna giderler. İnin cinin top oynadığı istasyonda uzaktan bir trenin geldiğini gören, geçen tren arkaplanda olsun, filmin yapım değeri artsın diye provalarını kısa kesen çocuklar, çekim yapmaya başlar. Fakat çekimleri, demiryoluna giren bir kamyonetin trenle çarpışması ve zincirleme bir devrilme/patlama yaratması sonucu sekteye uğrar; çocuklar yanarak yıkılan vagonlardan kaçarak canlarını zor kurtarırken bu sırada yere düşen kamera, çekim yapmaya devam etmektedir.

Bizim çeteden başka tanığı olmayan bu korkunç kaza, aslında bir kaza değildir. Hava Kuvvetleri'ne dair gizemli bir yük taşıyan trene çarpan aracın sürücüsü, aslında bir 'intihar saldırısı' düzenlemiştir -basit bir kamyonetin 50 metre uzunluğundaki bir trenin her vagonunu ayrı ayrı raydan çıkaracak, sanki ortada üç tane benzin istasyonu varmış gibi devasa patlamalara neden olacak güçte, nitelikte ve nicelikte olup olmadığını sorgulamamak en iyisi olabilir. Hadi yönetmen bilmiyor, koskoca set ekibinden biri de mi çıkıp "gerçek dünyada gerçek tren kazaları böyle olmaz, gülerler bize J.J. abi" demez? Neyse, bu kamyonetin sürücüsü çocukların okuldan tanıdıkları biyoloji hocasıdır ve kaza yerinde onları görünce hemencecik kaçmalarını, kimseye de bir şey söylememelerini, aksi takdirde her birininin ve ailelerinin öldürüleceğini söyler ağır yaralı bir halde.

Ertesi gün kaza yerinde ordu vardır; olaya el koymaya, son derece gizli bir çalışma yürütürken kasabayı da neredeyse işgal etmeye gelmişlerdir. Bu arada açıklanamayan, tuhaf olaylar meydana gelmeye başlar: ev köpekleri evlerinden kaçar, bir süre sonra kasabanın uzağında, alakasız yerlerde yeniden görülürler, arabaların motorları ve mutfak araç gereçleri ortadan yok olur, kasabanın şerifi ve daha birçok kişi kayıplara karışır. Bu gariplikleri tren kazasıyla ilişkilendiren çetemiz, o gece çekim yapan kameradaki filmin çıkmasını beklerken, kendi çaplarında ufak bir araştırma yapmaya girişirler.



Super 8'e gitmeden önce konusunu gayet ilgi çekici bulmuştum, nitekim filmin genel olarak ilk yarısı -sık sık seyircide uyandırdığı 80'lerin başında çekilmiş bir avuç filmin kilit sahnelerinin sırası değiştirilip baştan yapılmış montajı hissini görmezden gelebildiğimiz takdirde- hoştu, nostaljik havasından mı, çocukların kendi aralarındaki ilişkilerin naifliği ve sevimliliğinden mi, film çekme çabalarının sağladığı seyir zevkinden mi bilmiyorum ama, az biraz keyifle izleniyordu. İkinci yarıdaysa resmen sıkıldığımı, saatime bakıp durduğumu, birden çok sahnede gözlerimi devirdiğimi hatırlıyorum. Filmin kahraman kotasını çocuklardan oluşan sempatik bir arkadaş grubu dolduruyor, ana karakterler mutlaka tek ebeveynli ve babalarıyla büyük problemleri var, o babalar da yer yer seyirciyi çıldırtacak kadar pislikleşebilen, ama tabii ki derinde, temelde iyi adamlar, kasabaya gelen askerler ise tek boyutlu kötü adamlar. Yani yetişkinler ya hiçbir şeyi anlamama meyilindeki geçimsiz, anlayışsız ebeveynler, ya da kendilerine güvenilmemesi gereken kötü adamlar. Şu canavarın filmin son yarım saatine dek bir an bile görünmemesi, göründükten sonra da koca bir şakaya dönüşmesi var bir de (spoiler vermemek için bunu açmıyorum ama canavar hikayesinin çocuk izleyiciye bile deli saçması geleceğini, filmdeki inanılırlık sorununun devasa, devamlılık hatalarının gırla olduğunu yazıp susayım).

Bu filmde Abrams’ın mistik olaylar ve yaratıklar, 80’lerin ünlü büyüme öyküleri ve nostalji rüzgarı öğelerinin hepsini bir araya getirmeye çalıştığını söylemek mümkün. Ancak büyüyüp kendi ayaklarının üzerinde durma öyküsü, filmin gerilimli, heyecanlı canavar hikayesi kısmına uymamış. Yönetmen sanki bu ikisini alıp gidip gitmeyeceklerini hiç düşünmeden birlikte ezmiş, birbirlerine yapıştırmak için gerekli tutkal için de seyircinin her daim gözünü boyayacağından şüphe etmediği nostaljiyi kullanmış. Sonuç olarak Abrams Joe ve babasının hikayesini filmin bilim kurgu tarafıyla asla birleştiremiyor, en çok da orijinallikten uzak ve de açıkçası bayağılık seviyesine varan aşırı duygusal sahnelere gebe son yarım saatinde görülüyor bu.

Spielberg'ün kariyerinin zirvesindeyken çektiği filmlerin biçimsel ve üslupsal niteliklerine çok baskın bir şekilde rastlamak mümkün ve bu, bir noktadan sonra çok rahatsız edici oluyor çünkü o sahneler oldukları gibi bir robotun içine atıp karıştırılmış, sonra önümüze sadece sıraları değiştirilerek sunulmuş gibiler, çünkü artık yeni ve heyecan verici değiller, çünkü geçtiğimiz 30 yılda sinemada pek çok teknik değişti ve çünkü Super 8'de hiçbir şey orijinal değil.

Abrams’ın kadrolu bestecisi Michael Giacchino'nun tarzı da bana çok batıyor artık. Hep aynı müzik, yani elbette yönetmenin hissetmemizi istediği duyguya göre değişen, ama nihai olarak şok etme/ağlatma/gaza getirme olarak belki sadece üçe ayrılabilecek olan müzikleri, özellikle ortadaki içi son derece boş duygusallığı alıp yapış yapış hale getirerek sunması, belki neredeyse birebir aynı melodileri Lost'ta 47 kez dinlemiş olduğumdan sürekli o bayık diyalogları kafamda canlandırması nedeniyle, çok itici geldi.

Kendi yarattığı kurgusal yönetmen-çocuk karakterinden iyi film çekmek konusunda öğreneceği birkaç şey var Abrams'ın belki de :p Filmin sonunda, yazılar akarken tamamı gösterilen komik amatör zombi filmi, 50 milyon dolarlık bütçeyle çekilen Super 8′den kat kat iyiydi. Elle Fanning başta olmak üzere çocuk oyuncuların muhteşem performansları, beş dakikada bir gerçekleşen korkunç lens kamaşmalarını saymazsak genel olarak görüntü yönetmenliği, Alice'in zombi makyajıyla Joe'yu ısırır gibi yaparak ona yakınlaşması gibi şirin birkaç sahne, dönemi (79 yılında Amerika'daki kasaba yaşamını) yansıtan araba, giysi gibi detaylara ciddi önem verilmiş olması, Super 8'in diğer artıları.

Herhalde bu kadar yüksek bütçeli, imdb notu bu kadar yüksek, eleştirmenlerin bize "sinemanın büyüsünü, çocukken sinemaya gidişimizin nedenini" hatırlatacağını iddia ettikleri bir filmin iyi yönleri bu kadar az olamaz? Belki ben fark edemedim, başka şeylerin dikkatimi dağıtmasına engel olamadığım için; mesela pek çok sahnede, o sahnelerin neredeyse olduğu gibi alındıkları filmlerin isimleri gözümün önünden resmen bir film şeridi gibi geçti: E.T., Close Encounters, The Goonies, Jurassic Park, Jaws... Bir de bu kadar açık bir şekilde paralellikler taşımayan, ama sık sık onların tadını anımsattığı filmler var: Stand By Me, War of the Worlds, Saving Private Ryan, The Monster Squad, The Blair Witch Project... Sinemaya benden çok daha fazla hakim birisi Super 8'i izlese, daha kaç filmin "etkilenimlerini" taşıdığını söylerdi acaba? İyimser bir seyirci belki 1970'lerin sonuyla 80'lerin başında popüler olan çocuk macera filmlerine içten bir saygı duruşu olarak görebilir Super 8'i. Ama bana göre saygı duruşunda bulunmakla olduğu gibi araklamak arasında o kadar da ince olmayan bir çizgi var ve Super 8'in o çizginin hangi tarafında kaldığı çok açık.




6 yorumcuk:

gasilhane dedi ki...

Bence zaman kaybettik biz. 1/5 o da gayrete, çabaya:)

Yunus dedi ki...

Sinemada Bilim kurgu izlemeyi özlemiştim, sanırım biraz daha beklemem gerekecek :)

even better than the real thing dedi ki...

Anlaşıldı, bu film sinemada izlenmeyecek :) Çok merak ediyorum yine izlerim kesin ama en azından param boşa gitmesin diye dvd sürümünün çıkmasını bekleyeceğim :)

kurşunkalem dedi ki...

benim hoşuma gitti super 8, en çok ilk yarısı.filmin bilimkurgu kısmı zayıftı ve sonu çok kötüydü ona katılıyorum, ama "büyüme hikayesi" tarafı ve stephen king kitaplarını hatırlatan o nostaljik his çok hoşuma gitti.tabi ben 1980lerdeki spielberg filmlerini pek hatırlayamıyorum o nedenden ne kadar onlardan ne kadar etkilendiğini bilemem :) sonda gösterilen çocukların çektiği zombi filmi kesinlikle harikaydı.

Dora dedi ki...

Elinize saglik diyorum, yorumunuzda benim aklimdan gecen ve soze dokebildigim dokemedigim herseyi yazmissiniz.. Saydiginiz filimlerin hepsini sahne sahne bilen bi S.Spielberg fanıyım ve eski filmlerinin boyle saygisizca calip cirpildigini gormek beni cok rahatsiz etti.

Bunun ustune Ceycey Abrams'in televizyon dizileriyle hababam bizi aptal yerine koymasi nedeninden ona ekstra ofkeliyim. Kesinlikle hakettiginin fersah fersah otesinde abartilan bir adam oldugunu dusunuyorum.

Pek kimsenin sevmedigi, hele bu Super 8'i ove ove bitiremeyen ukala elestirmenlerin burun kivirdigi Cloverfield, bu filmden bin kat daha orjinal ve guzeldi bana kalirsa.

Şabloncu dedi ki...

Ben filmin sizin bahsettiğiniz endişeleri taşıdığını düşünmüyorum. Yani, yönetmenin ne gerilim hikayesinin nostaljik öğelerle irlikte gidip gitmeyeceği, ne de canavarın komik görünüp görünmeyeceği gibi dertleri yokmuş gibi geliyor. Daha ziyade Amerikalı bu yönetmenin, kendisi büyürken seyrettiği, onu oldukça etkilediği belli olan ve şu anda da benzerlerini yaptığı filmlere göndermelerle dolu bir film yapma çabası sanki bu film. Bir nevi o sinema türünün filmini çekmeye çalışmış diye düşünüyorum, esas amacı buymuş gibi geliyor bana.