17 Ağustos 2010 Salı

Glee

Glee'ye karşı karışık hisler besliyorum. İlk bölümlerini uyuyamadığım geceler izliyor, izlerken de saçmasapan ilişkiler ve bana hiç mi hiç hitap etmeyen müziklerle dolu klişe ötesi aptal bir gençlik dizisi olduğunu düşünüp küçümsüyordum. Sonra sezonun ortalarına doğru bir yerlerde, bana acayip mutluluk veren bir diziye dönüştü Glee. Hâlâ şarkılarda yüzümü buruşturduğum zamanların olmadığını, tek boyutlu karakterlerin abartılı davranışlarına her zaman tahammül edebildiğimi söyleyemem, ama şu bir gerçek ki, ikinci sezonunu kesinlikle izleyeceğim, izlerken de bolca eğleneceğim bir dizi bu, hakkında yazmaya değer o yüzden. Yine de hâlâ karışık hisler beslediğim, öveceğim kadar yereceğim bir dizi olduğu için standart bir yapı oturtamayıp yazıyı sevdiklerim/sevmediklerim diye iki bölümden oluşturmaya karar verdim. Ama ondan önce, bu müzikal gençlik dizisini hâlâ duymayan, bilmeyen kaldıysa ve izlemeyi düşünüyorsa diye, şöyle bir konuya bakalım:



Dizi, Ohio'da bir yerlerdeki McKinley Lisesi'nde geçiyor. Kıvırcık saçlı, tadından yenmez idealist bir İspanyolca öğretmeni, okulun Glee Club'ın başına geçip, kulübü adam etmeye, "gidecek başka yeri olmayan öğrencilere bir şans vermeye" karar veriyor. Bir nevi 'gösteri korosu' olarak tanımlayabileceğimiz bu kulüpte öğrenciler şarkılar söyleyip dans ediyor, gelgelelim okulun popülerlik piramidinde en üstte olan geniş omuzlu boş kafa futbolcu çocuklarla bol makyajlı mankafa ponpon kızlar bu kulüptekilere sürekli kabadayılık taslayarak zavallı ezik geek'lerin ağızlarına sıçtığı için, Glee'dekiler diğer öğrenciler tarafından cool'un tam karşıtı kabul ediliyor ve çöp kutusuna atılarak ya da başlarından aşağı içecek boca edilerek bolca aşağılamaya maruz kalıyor.

Glee Club'ın kapanmaması için en az on iki üyesinin olması lazım, Schuester (İspanyolca hocası) da allem edip kallem edip on iki kişiyi topluyor ve melodramalar başlıyor: Sesiyle Glee'nin yıldızı, kişiliğiyle baş belası Rachel, male lead Finn'e gönlünü kaptırıyor (Finn beni acayip rahatsız ediyor bu arada, neden onun kadar şapşal bir tipe başrolü verirler de, bütün sezon ağzını açıp tek cümle ettiğini duymadığımız adı bilinmeyen süper çekici leziz dansçı uzun boylu Asyalı çocuk bu kadar geride kalır?), ancak Finn cheerleader'ların başındaki sarışın Quinn'le birlikte. İşe bak ki, Quinn Finn'le çıkarken Finn'in en iyi arkadaşı 'kötü çocuk' Puck'la aldatmış onu.

Diğer tarafta, yan hikayeler olarak da Finn'e aşık gay çocuk, gay çocuktan hoşlanan güzel sesli şişman zenci kız, tekerlekli sandalyedeki gözlüklü nerd çocuk ve de gizli gizli ondan hoşlanan, insanların onu rahat bırakması için kekeme taklidi yapan, Hot Topic'ten fırlamış gibi giyinen kız var. Sırf çeşitlilik kotasını doldurmak için yaratılmış gibi duran stereotip karakterler bunlar evet, yapacak bir şey yok. Hem daha hiçbir şey görmediniz, ilerleyen bölümlerde diğer okulun Glee Club'ından gelecek casus çocuğun kızımızın kalbini çalıp kıracak olması, iki babası olan bir karakterin biyolojik annesini arama yolculuğuna çıkıp onu beklediğinden çok daha yakınında bulacak olması gibi klişe ötesi olaylar var. Entrika! Aşk! İhanet! Tutku!

Büyüklerin cephesinde de entrika, aşk, ihanet ve tutku eksik olmuyor tabii ki: Çekici öğretmenimiz evli, ama okuldaki rehberlik hocası, temizlik takıntılı şirin mi şirin Emma'ya gönlünü kaptırmış vaziyette. Zaten seyirci Emma'yla flört ettiği için Schuester'a bir an bile sinir olmuyor, çünkü karısı bir psikopat. Hatun hamile kaldığını zannedip herkese duyuruyor, Schuester'la berbat giden ilişkilerini kurtaracak bir şey gibi görünüyor bu başta. Ama doktor Terri'ye aslında hiç hamile kalmadığını, bebek istediği için psikolojik olarak kendini hamile olduğuna inandırdığını söylediğinde Terri bu haberi kocasıyla paylaşmak yerine, hamileymiş gibi davranmaya devam ediyor. Aylar geçiyor, Terri karnına bir şeyler koyup ortada öyle şişik şişik dolanmaya başlıyor. Entrika! Aşk! İhanet! Tutku!

16'lık büyümüş de küçülmüş liselilerimizin arasında da işler çok farklı değil: Quinn Puck'tan hamile kalıyor, ama normal insanlar gibi kürtaj yaptırmak yerine o çocuğu doğurmaya, ama hayır, bilemediniz, çocuğa bakmaya değil, evlatlık vermeye karar veriyor. Üstelik bu bebek Finn'den olmadığı halde (Finn'le birlikte olmamışlar bile) saf Finn'ciği "saunaya girmiştik ya birlikte, ha işte o gece oldu, doğmamış bebeğimin babasısın!" diyerek kandırıp, biz zavallı seyircileri ekran başında deli ediyor.

İlk birkaç bölümün özeti bu; hikaye fazla pembe dizivari, ama Glee'nin bu çok berbat öyküye rağmen insanı mutlu eden bir özelliği olduğunu belirtmem gerek, 'feel-good movie'nin dizi tekabülü belki de. Öyküsünden çok müzikal kısmına bakınca dizi tüy gibi hafif bir şekilde ilerliyor, zaten birkaç bölüm sonra cheerleader'ların koçu Sue Slyvester karakterinin büyük yardımıyla acayip komik bir hale geliyor. Gençlik dizilerinde 15 yaşındaki çocuk rolünde en az 25'indeki koskoca adamların oynatılması sorunu bu dizide de devam ediyor, ama her biri Broadway'dan gelme acayip yetenekli dansçı/müzisyenler olduğu için bu koca koca adamlar, bana batmıyor. Bu da ayrı bir konu; istisnasız her oyuncu çok yetenekli ve feci eğitimli seslere sahip, her biri kendi şarkılarını söyleyip kendi danslarını ediyor ve müzikler genelde dinlediğiniz müzik türünden uzak olsa da, eğer çocukken annenizin saç fırçasını alıp ayna önünde provalar yapanlardan, Fame gibi dizilerle hayal dünyalarına dalanlardansanız, dizi sizi bir yerlerden yakalıyor. Bana gelince:

Sevdiklerim
– Müzikler. Sesler çok iyi, tartışmasız her oyuncu çok yetenekli, şarkılar da bazen gayet gaz olabiliyor. Özellikle ünlü Broadway müzikallerinden parçalar söylediklerinde mest oluyorum.
– Amerikan lise jargonunun basmakalıp gençlik dizilerinden ezberlediğimiz klişeleriyle kıyasıya dalga geçmesi.
– Madonna, Lady Gaga gibi temalı bölümler.
– Kostümler. Karakterleri tanımlama işini acayip güzel başarıyor giysiler; sadece kıyafetlerine bakarak o insanların kim olduklarını (nasıl insanlar olduklarını) anlıyoruz. İnanılmaz bir istikrar sergiliyor üstelik.
– Genel olarak kendini ciddiye almayan, kendisiyle dalga geçen bir yapıya sahip olması.
– Seyirciyi yormaması, "bir sonraki bölüm ne olacak?" diye heyecanlandırmadan rahat bırakması, kolay tüketilmesi.
– Uzun boylu çekik gözlü dansçı çocuk (baktım, Mike Chang'miş karakterin ismi), Puck ve Will Schuester. Nefis göz süsleri. (Erkekler için de Quinn ve Santana sayılabilir.)
– Önümüzdeki sezon Javier Bardem'in konuk oyuncu olarak kadroda yer alacak olması.
– Sue Slyvester. Schuester'ın saçıyla ilgi tiratları. Kahkaha krizleri.

Sevmediklerim
– Müzikler. Şarkılar çok pop merkezli. aralarda hoşuma gidenleri çıksa da, genel olarak bana hitap etmiyor çizgileri.
– Koreografiler. Ne kadar profesyonel olduğunu, üzerinde ne kadar çalışılmış olduğunu vs. tabii ki görüyorum, bu bir tarz, bunu da biliyorum. Bu tarzı gayet iyi uyguluyor Glee'cik. Ama bana abartılı geliyor çoğu zaman.
– Pembe dizivari melodramatik hikayeler. Özellikle hamilelikle ilgili, nerdeyse bütün sezon süren sıkıcı konu.
– Kürtaj meselesi. Hâlâ çoğu Amerikan filmi/dizisinde kürtaj'ın 'k'si ağza alınamıyor. 16 yaşında liseye giden kız yanlışlıkla hamile kaldığında, bunun hayatını mahvedeceğini düşünmesine rağmen, üstelik o bebeği tutmamaya, doğurur doğurmaz birisine evlatlık vermeye karar vermesine rağmen, kürtajı bir seçenek olarak dahi düşünmüyor, lafını bile etmiyor. Zevkine taşıyıcı anne olmaya karar vermiş gibi.
– Aşırı çeşitli, tek boyutlu, derinleştirilemeyen karikatürize karakterler.

Glee işte şöyle bir şey:











13 yorumcuk:

Judy Abbott dedi ki...

hiç izlemedim ama dizinin bir bölümünde "papa Don't Preach" yorumlamışlar, onu seyrettim, naçizane en sevdiğim Maddy şarkısı, sırf o yüzden izleyebilirim.

Çavlan'cım sana bir mim yolladım:)) Ama çok eğlenceli : Küçüklüğümden aklımda kalanlar:))
http://hakikimuhabbet.blogspot.com/2010/08/cocukken-ne-kadar-salak-ve-bir-o-kadar.html

Junon dedi ki...

Javier Bardem mi konuk olacakmış? hmm merakla bekliyorum...ben çok severek izliyorum, keyifli bir dizi olduğunu düşünüyorum...dilerim bu sezon daha sık şov olur...

mitsubüşü dedi ki...

önümüzdeki sezon için paul mccartney de dizinin yapımcısına şarkı göndermiş, kullanırsan çok sevinirim gibisinden. bu da böyle bi anım.

even better than the real thing dedi ki...

Benim "başlasam mı, başlamasam mı" hezeyanları içinde aylardır üzerinde bir karar veremediğim dizidir Glee. Yazıyı okuduktan sonra hiç bulaşmamaya karar verdim. Evet bu tarzın çok seveni var, bünyeye her bölüm birer doz seratonin verdiğine eminim, ama bu yeterli değil benim için. Özellikle bu kadar çok dizi ve bu kadar az zaman varken. Senin de yazdığın gibi işte bu abartılı tarz herkese göre değil. Resimlere de bakınca emin oldum bana hitab etmeyeceğine, teşekkür ederim zamanımı harcamaktan kurtardığın için :) Yalnız şunu paylaşayım: İlk sezonun sonlarına doğru bir bölümü Joss Whedon yönetmiş ve o bölümde Joss'ın müzikallerden gözdesi Neil Patrick Harris oynamış. Çok merak edip onun şarkısına bakmıştım, Aerosmith'in Dream On şarkısıydı ve çok iyiydi, eğer repertuarlarının büyük kısmını pop şarkılardan oluşturmak yerine Dream On gibi parçaları daha sık yorumlasalardı kesin izlerdim.

damacanadam dedi ki...

Aa pek sevindim Glee hakkında yazmanıza.. Benim de izlememek için baya bi direndiğim dizidir Glee, hala da bazı yerlerini fazla aptalca ve yetersiz bulurum, izlediğim en iyi dizilerden biri falan da değil kesinlikle.. Ama dediğin gibi acayip mutluluk veren bi dizi bu, uzun zamandır bi şeyi izlerken bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum. Evet bol bol klişe kullanıyor ama yeri gelince o klişelerini çok güzel ters yüz ediyor, baya kendi kendiyle dalga geçiyor. Müzik kullanımına gelince.. Popun ağırlıkta olması can sıkıcı bi durum ama nefret ettiğim bi çok şarkıyı dizi sayesinde dinlediğimi bilirim. Dediğin gibi Madonna, Lady Gaga temalı bölümler çok başarılı misal; ki hayatta dinlemediğim insanlardır.. Yine de Queen, Beatles, Rolling Stones, Doors coverları falan da olduğunu hatırlatalım bilmeyenlere. Herkes az çok sevdiği müzik tarzından bişeyler bulabilir yani. Sue Sylvester gibi şahane bi karakteri, bolca yetenekli oyuncuyu, öyküsü berbat olsa da bazen şahane yazılmış replikleri barındırıyor üstelik. Aldığı Golden Globe ödülü ve 19 dalda Emmy adaylığı da kaymağı. Bence izlemeyi düşünenlerin bi şans verip diziye haksızlık etmemesi lazım. Zaten çok kafa yorup ciddiye alınacak bi tarafı da yok, onlar bile kendilerini ciddiye almıyorlar çünkü :P

Son olarak gelecek sezon Beatles temalı bi bölüm olacakmış, onu söyleyeyim. Bi de sevineceğin bi haber, Mike Chang hikayeye daha bi dahil oluyormuş. Sesini duyabileceğiz artık yani :D

Persephone dedi ki...

Fütursuzca Gleek olduğumu söylemek zorundayım. :P Hiçbir şekilde ciddiye alınmaması gereken bir dizi zaten, arada onca derdin, sıkıntının arasında, böyle hiçbir şekilde kafa yormayan, izlerken 'geçen bölümde ne olmuştu ya' ya da 'gelecek bölümde ne olacak acaba' diye düşünmeden sadece gözlerimi şenlendirecek bir dizi her zaman lazım oluyor. Glee de bunun için ideal. :P

Kürtaj mevzusuna şöyle bir yorum getirebilirim: Ohio zaten hali hazırda tutucu bir eyalet. Quinn'in ailesi zaten çılgın tutucu, kendisi de bir yere kadar tutucu sayılabilir (selebacy club'ın başkanıydı hatırlarsan). kendisinin düşünmemesini bu şekilde açıklayabilirim. diğer karakterlerin tabii bu konuda hiç konuşmamaları, dile getirmemeleri, özellikle iki gay babaya sahip olan rachel'ın bir kez bile önermemesi tuhaf tabii, ona bir açıklamam yok :P

Puck ve Will kesinlikle yeme de yanında yat bir karakter, dişilerden de (Sue ayrı bir kulvarda zaten, hiç buraya dahil etmiyorum) Brittany'ye bayılıyorum. :P İkinci sezon Brittany'nin sesini duycakmışız, sevindim çok.

İkinci sezona dair bilgi vereyim madem ben de, Mike Chang'i, evet, daha çok görcez, Tina ve Arty ile bir aşk üçgeni yapıcaklarmış.

Veee John Stamos geliyor! :D Seni bilmem ama Jess amca'yı hep sevmişimdir. :P

Persephone dedi ki...

He, normal, ciddiye aldığım bir dizide görsem saçımı başımı yolacağım, o dizinin bir daha assla yüzüne bakmayacağım olaylar cereyan etmiyor mu? Fazlasıyla. Ama umurumda bile değil bunu izlerken resmen. :P Çizgi film izler gibi izliyorum, zaten haftada bir kırk dakika, rahatsız etmiyor anlamadığım bir şekilde. :P

Çavlan dedi ki...

persephone çok güzel anlatmışsın ki aslında ben de aynen öyle düşünüyorum, başlarda kendi kendimi gıcık ediyordum bir sürü abidik yer bulup, sonra ciddiye alınmaması, sadece bünyeye bir doz mutluluk almak için izlenmesi gerektiğini algılayınca bıraktım her şeyi didik didik etmeyi.

quinn'inki biraz ikiyüzlülük gibi, celibacy club'ın başkanı olup ve evlilikten önce (ya da herhangi bir zamanda) cinselliğe kesinlikle karşı olup bunu yapıyorsan (hem de sevgilinin arkadaşıyla puahah), çocuğunu aldırabilirsin de, sonuçta onun bakış açısına göre 16 yaşında karnı burnunda dolaşmak çok daha "utanç verici" bir şey. neyse bu konu genel olarak bu tarz amerikan dizilerinde tabu zaten, cinayet gibi görüldügü için bazı kesimler tarafından sanırım. aynı şekilde 21 yaşından önce içki içmek de korkunç bir şey mesela :p ay çenem düştü.

dişilerden santana'yla quinn pek güzel bence. mike chang canımın içi. will schuester konusunda üzülerek şu linke tıklamanı öneririm. john stamos da yeme de yanında yat tiplerden, ikinci sezon nefis olcak gibi duruyor. bir de şu var: rolling stone eylül kapağı. -evet glee'yle ilgisi olmayabilir ama eric meric işte :)-

'gleek' lafını çok tuttum.

damacanadam; beatles temalı bölüm haberine de bayıldım.

Persephone dedi ki...

Quinn zaten karakter olarak iki yüzlü bir karakter, ama işte, o yörelerde öyle halk: seks heyecan verici, yıkılması gereken bir tabuyken kürtaj ağza alınmıyor. Ha, hamilelik muhabbetleri benim de canımı sıkıyordu (hatta karnı burnunda dans edip hop hop zıplarken, ha düştü ha düşücek diye ödüm kopuyordu :P) özellikle Terry ve Will ilişkisi... Bitti, kurtulduk. :P

Güzellik olarak bakarsak ayrı canım, Santana'ya bayılıyorum özellikle, sesi de güzelmiş. Quinn'in de gözlerine, kirpiklerine hastayım ve oynayan oyuncuyu da sevdim, tumblr'ını okumuştum bir ara, oha kafa bu hatun dediydim :P Will için iki dakikada ağıtlar yaktım burada, taş abiler niye böyle oluyor hep :( Neil Patrick Harris'li bölümde yaptıkları düet daha güzel göründü şimdi ama nedense gözüme :P Ve evet, ikinci sezon daha oturmuş, daha derli toplu, daha iyi olacak gibi geliyor bana da. 3. sezonu bile garantilemişler zaten. :P

Rolling Stone'a yapacak yorum dahi bulamıyorum, Sookie her zamanki gibi ilahi olabilecek bir resmi kirletmiş varlığıyla :P

Jack Kung dedi ki...

Hi,how are you today?I have surfed your blog serveral times, your blog is great and having a lot of intresting things. If you have time, you can visit my blog and feel free to give me some comments! Thank you very much.

(My blog is Nice Books Review)

a.nur... dedi ki...

Yaz aylarında vakit geçirmek, biraz olsun eğlenmek için izlenebilecek bir dizi. Bazen sıkıyor gibi oluyor, sonra araya bir şarkı giriyor, sıkıcı perde aradan kalkıp eğlendiriyor. İlk defa duyduğun şarkıları sevebiliyorsun ya da yıllardır duyduğun şarkı daha bir güzel görünebiliyor glee ile. Sue'ya gıcık oluyorum, bu tarz filmlerde olabilen de bir tipleme ama bazen o da komik geliyor insana tabii...

İkinci sezona bakalım bakalım:))

Koray Caner dedi ki...

Karışık hislerine katılıyorum ben de. Ancak karakterlerin karikatürize kalmasını tercih ediyorum sanırım, derinleştikçe sıkıcılaştığını gördük çünkü bu kadar bölümde.

Ancak gerçek olan bir şey Ryan Murphy ve bağlantılarının bu diziyi daha uzun süre ayakta tutacağı. Madoona, Lady Gaga ve bu sene Britney ile devam eden bir "pop" süreci var malum, daha da devamı gelecek gibi :)

csyasoo dedi ki...

1. sezonu 3 günde bitirdim.
Kötü yanları da var ama Lost vs gibi bi sonraki bölüm ne olacak tarzında bize kafayı yedirtmiyor.

Açıyorsun,izliyorsun kapatıyorsun :)