26 Şubat 2010 Cuma

Lost 6.5: Lighthouse

Sezonun ilk bölümünde, Jack'in uçakta girdiği tuvaletin aynasında kendine bakakaldığı tuhaf bir ana şahit olduk. İkinci bölümde, Kate, tamircinin aynasında garip bir deneyim yaşadı. Üçüncü bölümde ise Locke, evinin banyosunda, aynanın karşısında, birkaç saniyeliğine dünyadan koptu. Dördüncü yani son bölümde, Jack yine aynadaki yansımasına garip garip baktı. Adadaki Jack ise, bir sürü aynayı parçaladı. Bu sezonki temamız: Yansımalar!

Lighthouse, insanların doğru bilgiyle neleri görebildiği ve o görüş açılarının söz konusu karakterleri nasıl değiştirdiğiyle ilgili bir bölüm olmuş. Bazılarının bakış açıları, beyinleri ve vücutlarına yayılan bir "enfeksiyon" nedeniyle, bazılarınınkiyse kendilerinden duydukları şüphe ve kavga dövüşle geçen hayatları nedeniyle gölgelenmiş durumda. Bu bölümde üç farklı öykü vardı (Los Angeles'taki Jack ve oğlu, adadaki Jack, Hurley ve deniz feneri, adada Claire ve Jin), üçü de fena değildi bana kalırsa, ama hiçbirini kayda değer derecede etkileyici de bulmadım.



Los Angeles

[Her paragrafta birkaç kez "yeni oluşan zaman çizgisi" demekten yorulduğum için, artık Çoğul Dünyaları (ya da işte her ne iseler) farklı başlıklar altında ayrı ayrı inceliyorum, yaşasın.]

Bu bölümün paralel evren hikayesinin, önceki iki bölümünkiyle benzerlik gösterdiği noktalar:
1. Odaktaki karakter yani Jack, kendini aynada yansımasına bakarken yakalıyor.
(Tıpkı Locke ve Kate'in yaptığı gibi. Eğer bu sezon ayna yansımasının Lost'un ana temalarından biri olduğunu anlamadıysanız, ilk bölüme dönüp baştan izlemenizi öneriyorum.)
2. Bölümün sonunda Jack şimdiye kadarki her şeyi bir nevi telafi etme şansı yakalıyor ve oğluyla yürek ısıtan (!) bir konuşma yapıyor, artık iyi bir baba olabilecek, kendi babasının olmasını istediği gibi bir baba.
(Kate Claire'e yardım ederek ve onu Aaron'ı kimseye vermemesine ikna ederek, Locke da nihayet kendisiyle -ve yapamayacaklarıyla değil de yapabilecekleriyle- barışarak durumu kabullendiğinde bu kefaret anlarını yaşamışlardı.)
3. Orijinal zaman çizgisine göre çok temel, çok mühim bir değişiklik var Jack'in hayatında: bir oğlu var.
(Kate'le ilgili değişiklik babasını öldürmemiş olması, yani masum olmasıydı, Locke'la ilgili değişiklikse Helen'la birlikte olması ve yıkıcı bir Anthony Cooper takıntısının olmaması -belki bir de böbreğinin yerinde durması?- Bütün bunlar, bu zaman çizgisindeki değişikliklerin, adanın okyanusun dibinde olması ve Ben ya da Dogen'ın bir şekilde karada olmasından çok daha derinlere uzandığını işaret ediyor. Bir Jacob dokunuşu bu kadar şeyi değiştirmeye yeter mi?)

Kate ve Locke gibi, Jack'in de hayatı orijinal zaman çizgisindeki hayatına göre daha iyi. Çok belirgin bir şekilde daha iyi değil, mükemmel değil, ama daha iyi. Hâlâ boşanmış ve hâlâ babasıyla ilgili büyük problemleri var, ama içki içmiyor, üstelik pek bir şirin ve yetenekli bir oğlu var. Baba olmak da Jack'i çok daha iyi bir insan yapmış, ilk sezonun Jack'le ilgili ilk bölümünde gördüğümüz kızgın, üzgün adamdan çok daha farklı burada Jack.

Bu arada Jack'in oğlunun annesi kim? Akla gelen ilk isimler Sarah ve Kate, ama Sarah olamaz herhalde, 2000 yılından sonra tanışıyorlardı, yeni zaman çizgisinde çocuk yapmış olsalar bile o çocuğun David'in yaşına gelmesine imkan yok. Kate olmasıysa imkansız, uçakta karşılaştıklarında birbirlerini tanımadılar, nitekim o yaşta çocuğu olması için 14 yaşında falan doğurmuş olması lazım Kate'in :) Ama Lost'tan bahsediyoruz burada, özellikle bize göstermedikleri için ve özellikle ondan bahsedildiği için ("anan şehir dışında yavrum"), bunun bildiğimiz bir karakter olduğunu düşünüyorum. Juliet olması muhtemel, ikisi de tıp okumuş, okulda falan tanışmışlardır (ki Juliet de mavi gözlü Jack'in oğlu gibi). Ama çok alakasız biri de olabilir; Charlotte, Libby, Penelope, hatta Ana Lucia!

Bana göre bu bölümün Los Angeles'ta geçen kısmıyla ilgili en önemli gizem, Jack'in apandisitiydi. Gayet yetişkin bir Jack, adada Juliet tarafından gerçekleştirilen bir apandisit ameliyatı olmuştu. Oysa yeni zaman çizgisinde, aynada apandisitinin olması gerektiği yerde bir ameliyat izi görünce Jack, annesine apanisitinin ne zaman alındığını soruyor. Annesi bunun Jack çocukken, 7-8 yaşlarındayken olduğunu söylüyor -fakat Jack hatırlamıyor. Bu olay başlı başına garip, ve iki farklı zaman çizgisi arasında bir bağlantı olup olmadığını düşündürüyor bize. Şöyle bir anlam çıkardım ben (ki tamamen yanılıyor olabilirim): yeni zaman çizgisinde, ilk zaman çizgisinde adada oluşmuş bu ameliyat izinin bir şekilde açıklanması gerekiyordu. Yeni zaman çizgisini yaratan güç (?!) Jack ve etrafındakilerin kafasında bir nevi 'fake memory' oluşturarak Jack'in apandisitinin alınmasıyla ilgili bir anı fabricate etti. Fakat tam olarak işe yaramadı bu, en azından Jack için. Apandisitinin alındığını anımsayamadığı gibi, oğlunun kaç yıldır piyano çaldığını da hatırlamıyor.



Ada

Claire ve Jin'in bölümü, Claire'in baltayı Justin'in karnına saplamasından Jin'in dudakları titrerken yalan söylemesine, Flocke çadırda belirdiğinde yüzündeki ürpertici gülümsemeden Claire'in (o da yüzünde tüyler ürpertici bir gülümsemeyle) "bu Locke değil yahu" demesine kadar her şeyiyle bir horror/slasher filmi havası estirdi, ki böyle bir his verebildiyse başarılı saymamız gerek :)

Gelgelelim enfeksiyon nedir, adama ne yapar, neymiş o içine yayılacak karanlık falan, bunlara dair hiçbir şey açıklanmadı bu bölümde, Sayid ve Claire'in durumlarını ya da ne olacaklarını bilmiyoruz hâlâ. Üstelik Claire gözüme enfeksiyon kapmış falan gibi değil, bebeğinin gitmesinden, others'ın ona yaptıklarından ve tek başına vahşi doğada yıllar geçirdikten sonra gayet doğal olarak zaman mefhumunu yitirmiş, sertleşmiş, hatta zalimleşmiş, evet azıcık oynatmış ama haklı nedenlerle, bir de saçını taramayı unutmuş gibi gözüktü sadece. Zira Claire bir karakter olarak hiçbir zaman adam gibi geliştirilemedi, şimdiye kadar en azından. Bebeğini kaybetmesinden dolayı duyduğu öfke, bir kadın karaktere verilebilecek en basmakalıp motivasyon örneği. Lost da genel olarak kadın karakterler yaratmada hiç başarılı olmadı, Juliet bunun tek istisnası. Onu da öldürdüler işte.



"Aday"ların Jacob ve Smokey tarafından gözlendiğini biliyorduk, ama nasıl olduğunu bilmiyorduk. Bu bölümde bu sorunun cevabını almış olduk. Görünüşe göre, Jacob 360 adet potansiyel halef bulmuş kendine, çocukluklarından itibaren izlemeye başlamış onları güzelim deniz fenerinden. Dizinin başından beri orada burada karşımıza çıkan şu özel sayılar derecelermiş, 360'ı aşmamalarının nedeni de buymuş. Kabul etmek lazım ki, deniz feneri ve aynalar son derece yaratıcı, hatta dahice bir fikir. Ama öyle büyük bir ifşaat değil bence. Sayılarla ilgili hâlâ yeterli bir açıklama yapılmış saymıyorum.

Jack, çocukluğunun geçtiği evi görünce, hemencecik kızgın bilim adamı kişiliğini giyindi. Tamamen mantıksız dürtülerine göre hareket eden, bir saniye bile durup düşünmeyen Jack'imiz, aynaların tümünü parçaladı. Bunu aynaları 108 dereceye getirdikten sonra da yapabilirdi tabii. Aynaları ve dereceleri şöyle bir inceledikten sonra ya da. Cevaplar için çıldıran adam, adam gibi cevap alamadığı için öfkelenerek, kendisine aslında pek çok cevap verebilecek bir mekanizmayı yok ediyor. Tabii bir de şu var: 108 şu ünlü Lost sayılarının toplamı sadece. Yani büyük ihtimal anlamsızdı, Jacob'ın planı zaten Jack'in kendi sayısını, kendi evini görüp, önemli olduğunu anlamasıydı (hatta bana göre özel olarak Jack'in aynaları kırmasını istiyordu, Flocke'a çok koz vermemek için), 108 derecede aynalar hiçbir şey göstermeyecekti (zaten yanında bilmediğimiz bir isim yazıyormuş ve üstü çiziliymiş). Bunları biliyorum bilmesine de, Jack'e öfkelenmemem mümkün olmuyor. Geçtiğimiz beş sezon boyunca Jack'i anlamaya, ona sempati duymaya çalıştım, yapımcıların Jack'i bir kahraman olarak görmemizi deli gibi istediklerini biliyorum. Ama ne kadar uğraşırsam uğraşayım olmuyor, Jack zaman geçtikçe daha az sevilesi bir karakter haline geliyor.

Bu diziyi izliyorsak, öyküyü bize sunma şekillerini kabullenmemiz gerekiyor. Karakterlerin asla iyi sorular sormaması gibi, ya da aralarında çok ender bilgi paylaşımında bulunmaları gibi mantıksızlıkları örneğin. Diziyle ilgili her öğenin gizemlere bağlanması gerektiğini düşünmediğim gibi, programın tek amacının da kafamızdaki soruları cevaplamak olması gerektiğine inanmıyorum. Biraz ağırdan alarak karakterlere yoğunlaşmalarını anlayabilirim. Ama bir sınır çizgisi var kafamda, ve Lost o çizgiyi aşmak üzere. Artık kaç bölüm içinde biteceği bile belli bu dizinin (1 sezon bile kalmadı!) ve şu noktada Jack'in Claire'e ne olduğuyla ilgili iki bölüm öncekinden daha fazla şey bilmiyor olması, Dogen'a sormuyor olması, kimseye bunu anlatmıyor olması fena halde aptalca geliyor bana. Karakterlerimizin bütün bir bölüm boyunca, tıpkı ilk sezonlardaki gibi tam olarak anlamadıkları, bilmedikleri bir plana uymaları, adada şaşkın bir halde ordan oraya koşturmaları çok absürd geliyor. Jack'in deniz fenerindeki aynaları kırması, ve Jacob'ın planının baştan beri bu olduğu, bunun olabilmesi için de abidik şekillerde kahramanlarımızı manipüle etmiş olduğu gerçeği, aklıma Ben'in sırf ameliyat olabilmek için çevirdiği dolapları getirdi -sanki herkesi kandırmak, başka birisiymiş gibi davranmak, yalan üzerine yalan söylemek, sonra da insanları kaçırıp hapsetmek yerine direkt kamplarına gidip onlara barınak ve yiyecek teklif etse, Jack istediği ameliyatı yapmayacakmış gibi- Elbette bu seyircilerin izlemek isteyeceği bir şey olmazdı, tıpkı Jacob'ın hayaletinin gerçeği söylemiş olsa isteğine çok daha kolayca ve rahatlıkla ulaşacağı, ama bunu izlemenin hiç ilginç olmayacağı gibi. Ama bu bir bahane değil bence. Başka bir hikaye bulsunlar o zaman. Başka bir şekilde anlatsınlar ya da anlatmak istediklerini. Bizi beş sezon geriye götürmesinler.

4 üzerinden 3 yıldız.



Kısa kısa...
  • Jack, babasının tabutunun Berlin'de kaybolmuş olabileceğinden bahsetti; Ben'in Ekonomisti bulup öldürmesi için Sayid'i görevlendirdiği yer de Berlin'di. Ekonomistin kim ya da ne olduğu hâlâ belli değil, ama bildiğimiz birisi çıkarsa ya da bir şekilde Christian'ın tabutunun kaybolmasıyla ilgisi olan biri çıkarsa hiç şaşırmayacağım.
  • Jack'in Los Angeles'ta "önceki hayatından biriyle" karşılaşması (Dogen), feci şekilde stadyumda Desmond'la tanışmasını anımsattı bana.
  • Belki French Chick'in takımı değil de, kendisi (Rousseau) enfekte olmuştu?
  • Hurley ve Jack'in olduğu sahneler bana dizinin ilk iki sezonunu hatırlattı. Diyaloglar (özellikle Hurley'nin replikleri) çok komikti.
  • Jacob'ın Jack'le Hurley'i Lighthouse'a yollama nedeni sadece Jack'i silkeleyip kendine olan güvenini tazelemek miydi, yoksa bir taşla iki kuş misali onları kötü bir şeyin olacağını en başlardan görüp de onları Temple'dan uzaklaştırmak mı istedi? Sayid ve Miles için korkmalı mıyız?
  • Lighthouse Jacob'a ait olduğuna göre, mağara Flocke'ın evi olamaz mı? Mağaradaki isimler, deniz fenerindeki isimlerle tam bir tutarlılık göstermiyordu, çoğu da eksikti üstelik. Flocke'ın Jacob'ın adaylarını bir şekilde etkisiz hale getirebilmek için bu isimleri öğrenmeye, Lighthouse'a girmeye çalıştığını göstermez mi bu?
  • Hurley aynaları çevirirken, şık görünen bir Kore tapınağı (ya da belki binası, bilemedim) görüyoruz. Bu hangi Kwon'ın aday olduğuna dair bir fikir veriyor bence, Jin lüks yerlerde büyümedi, Sun'ın ailesinin zenginliğiniyse biliyoruz.
  • Geçen bölümde mağarada göremediğimiz Kate'in ismini, (Austen olarak) deniz fenerindeki dümenin yanında kazınmış isimlere bakarken görüyoruz bu sefer: 51 numara! Üstü çizilmemiş, (sadece erkek adaylar teorisi bu noktada çürüyor), ama özel bir sayı da değil.. Hmm.


6 yorumcuk:

csyasoo dedi ki...

Güzel bir inceleme daha gelmiş yine eline sağlık Çavlan.

Claire bildiğin french chick Rousseau olmuş.Aynı özellikler,aynı davranışlar aynı olayın kendisininde başına gelmesi(çocuğundan ayrı düşmesi).

Jack'in 6x1'de uçakta aynada baktığı yara taze gibiydi ? ama ameliyat izinin 7-8 yaşlarında olduğunu annesi söyledi.


Soru cevaplarken soru sorma olayı hala devam edıyor.

6x6 'nın promoları ve sneek pekleri yayınlanmış bu arada.

gxix dedi ki...

clair'e temple'da sayid'e uyguladıkları işkencenin bir benzerini uygulamışlar. sayid'i kızgın demirle göbek bölgesinden dağlamışlardı, clair'i de sol omzundan dağlamışlar.

temple'da sayid'i öldürebilmek için jack'ten yardım istemişlerdi, jack yardım etmeyince sayid'i öldürememişlerdi.

demek ki clair'e işkenceyi yapıp, infekte olduğuna kanaat getirip serbest bıraktılar? yoksa işkence yapan templar (dogen) öldürmeyi de bilir sanıyorum?

filmcankisi dedi ki...

o kadar güzel anlatmışsın ki herşeyi, ekleyecek hiçbirşeyim yok aslında! ama kaç bölümdür bu lost bölümleri yazılarını takip ediyorum, en azından bir yorum bırakıp bunu söyliyim dedim. yazıları okuduktan sonra aslında lostu ne kadar pür dikkat izlesemde kaçırdığım bisürü ayrıntı olduğunu farkediyorum. :)) yabancı kaynaklardanda takip ediyorum tek tek episode incelemelerini ama beni en çok tatmin eden bunlar diyebilirim hiç kafa karıştırmadan büyük bir açıklık ve netlikle hemen her detaya eğiliyorsun. hiç bozmadan böyle devam lutfen :)

A. Murat Eren dedi ki...

Ne güzel blog!

Bölüme dair tespitler de çok leziz :)


Selamlar.

Çavlan dedi ki...

Çok teşekkürler :)

kültür mantarı dedi ki...

108 de wallace yazıyordu. wallace iskoç ismi olduğu için adadaki tek iskoç olan desmond olmalı diye düşündüm ben.