9 Ekim 2009 Cuma

Çocukluk Oyunlarım 1: Another World

Ortaokul yıllarında, asosyallik kabuğunu kendimce kırdığım bir dönem vardı, bu dönem belli arkadaşlarımın evine gidip amiga 500’de oyun oynardım. (Benim neslimdeki çoğu oyunsever küçüklüğünde commodore’la oyunlara haşır neşir olmuştur herhalde ama ben commodore 64’ü sadece bir kere dayımlarda görmüştüm sanırım, dayımların çocuklarında da her zaman en son bilgisayar olurdu, half-life’ı da ilk orada görmüştüm)

Amiga günlerim, bizim eve “286” tabir ettiğimiz prosesörlere sahip bir PC girince farklı bir boyut aldı, insanlar disket değiştire değiştire oyun oynamak yerine bana gelip sabahlar olmuştu. O dönem benim için çok önemli esasında, fakat o dönemin beni nasıl şekillendirdiğini uzun uzun anlatmaya girişmek yerine, o zamanlar oynadığım oyunları ve neden beni bu kadar etkilediklerini yazmam üçüncü kişiler (sizler) açısından daha anlamlı olur diye tahmin ediyorum.

Bazen insanları etkileyen fakat zamanında karşıma çıkmadığı için oynayamadığım bazı oyunların ekran görüntülerine bakınca (ve neden etkilendiklerini pek anlamayınca) kendi oynadığım oyunlar için de aynı şeyin başkaları için söz konusu olabileceğini düşünmek kaçınılmaz oluyor. Yaşlı ve anılarda yaşayan biri gibi olmak istemem ama o oyunların o zamanlar bize yaşattıklarını yeni neslin yaşamasının pek mümkün olduğunu sanmıyorum, bu da gayet doğal tabii ki, sanırım herkes kendi çocukluğunda karşılaştığı yaratımları daha farklı hatırlıyordur. Yine de o zamanki oyunların ekranlarına bakıp “bunun neresini beğenmişler” diye merak edenler olursa diye, bu yazı serisi boyunca söz konusu oyunlardan nelerden etkilendiğimi olabildiğince açıklamaya çalışacağım. Bu kişisel dökümantasyonu yapmak kime ne fayda sağlar bilmiyorum ama, hiçbir şekilde geçmişe dair özlemim bulunmamasına rağmen, bu kadar zaman geçtikten sonra benim için çok önemli olan o döneme dönüp incelemenin bana nostaljik bir keyif verdiğini reddedemem.

Sadede gelelim, ilk tanıtacağım oyuna tüm yazıyı ayıracak gibi duruyorum zaten:


(tipografi hocanız ne derse desin, oyun dünyasının gördüğü en cool logolardan biriyle karşı karşıyayız)

Eski oyunlardan tek bir örnek vermek için hakkım olsa seçeceğim oyunu, haliyle serinin ilk yazısına seçtim: Another World zamanında action-adventure diye tanımlanmış olan türü tanımlayan oyunun ta kendisi diyebiliriz. Ondan önce benzer özellikleri taşıyan bir oyun yapılmışsa bile rahatlıkla es geçebilirim çünkü tek bir insanın kendini kapayıp bir oyun yaptığı o dönemlerden çıkma oyunlardan olan Another World, baştan sona her şeyiyle sadece güzel olmakla kalmayıp, benzersiz bir dünya yaratıp oyuncuyu içine çeken eşsiz bir oyun. Ama isterseniz oyunu anlatmaya geçmeden önce o zamanlara (80’lerin sonları ve 90’ların başları diyebileceğimiz o verimli döneme) küçük bir bakış atalım:



Bir zamanlar bilgisayarlar bu kadar güçlü değildi (yok canım daha neler). Haliyle oyunlar en küçük hafıza parçasına bile ihtiyaç duyuyor, optimizasyon yöntemleri haliyle hayati önem taşıyordu. Henüz 3d oyunlar piyasada cirit atmıyordu, insanlar genelde her noktayı tek tek çizerek 2 boyutlu çizimler yaratıyorlar ve animasyonlar için de benzer şekilde her kareyi tek tek çiziyorlardı, standart ekran çözünürlüğü 320x200 idi (şu sıralar pixel art diye trend olan şey o zamanlar zorunluluktan çıkmıştı yani), böyle bir dönemde sinematik bir deneyim sunan oyunlar beklemek de pek mümkün değildi. (Karakterizasyonun en fazla olduğu oyunlar icon-adventure’lardı denebilir ama onlarda da, kendinizi o ortamda o karakterin içinde hissetmekten çok, önünüze geleni toplamaya çalışıp, herhangi birinin bir sonraki bulmacayı çözmeye yarayacağını umarak ekranın sağına soluna rastgele tıklamakla zaman geçirirdiniz, düşük çözünürlüklü ekrandan uzun diyalogları okumaya çalışma işkencesini saymıyorum bile)

Nereye bağlayacağım açık sanırım, Another World farklıydı, giriş demosundan bile bunu anlayabilirdiniz: Karanlık bulutların göğü sakladığı ve homurdandığı bir gecede, bir ferrari hızla ekrana girer ve aniden etrafında dönerek durur.


Ünlü açılış sahnesi, ferrarimiz ekrana girer. (Sahnedeki bulutlar orijinal oyunda bu şekilde değildi, hatırladığım kadarıyla gökyüzünde ay da yoktu, bu sahne another world’ün günümüz için grafikleri yenilenmiş haline ait)



İçinden inen adam, önündeki binaya girer, asansöre ilerler. Retina taramasından geçtikten sonra laboratuarı olduğunu anladığımız mekana girer ve partikül hızlandırıcı olduğunu anladığımız deney sistemini çalıştırır.





Deney aşama aşama ilerlerken, dışarda havanın iyice bozduğunu görürüz. Deneyin son aşamasına gelindiğinde binanın üzerine bir yıldırım düşer aniden, ve partikül hızlandırıcısının kanallarında yıldırımın aktığını görürüz. Deneyin son aşamasında, deneyin beklenen sonucunu görmemize vakit kalmaz, olaylar ters gider ve adamımız oturduğu koltukla beraber koca bir ışık hüzmesi içinde kalır ve yok olur. Bir sonraki sahnede altında yosunların salındığı koca bir taş havuzun altını görürüz. Birdenbire havuzun ortasında bir ışık hüzmesi belirir ve geriye adamımızı ve üzerinde oturduğu koltuğu bırakır. Esasında oyun başlamıştır ve demo bitmiştir, ama geçiş ve grafikler o kadar uyumludur ki bu kesintiyi anlamayız bile. Dibe doğru batarken adamımızı yukarı doğru yüzdürür ve alttan uzanmaya başlayan yosunlardan kaçırırız. Havuzdan çıktığımızda karşımızda yepyeni ve tanımadığımız bir dünya vardır.



Another World ne silahlarla ortalığı birbirine kattığınz bir shooter, ne oyun tasarımcısının kafasından uydurduğu anlamsız ve gerçekdışı bulmacaları rastgele item’lara tıklayarak çözmeye çalıştığınız bir adventure. Another World baştan sona içine girip bir sonraki sahnede ne olacağını bilmediğiniz, sürekli ortamla etkileşim halinde olduğunuz ve karakteriniz için gerçekten endişelendiğiniz yegane ortamlardan. Ve işin ilginci, oyunun başından sonuna kadar hiçbir diyalog veya yazı görmeniz mümkün değil. Oyunu, ortamı, karakterleri tanımak için açıklamalar okumuyoruz. Ne yapmamızı söyleyen herhangi yapay bir tutorial yok, buna ihtiyaç da yok. Tuşlar gayet basit, fakat yeri gelince birçok farklı şeyi yapmamıza olanak sağlıyor ve bu asla iğreti durmuyor. Ara geçiş ekranlarında sakin sessiz demolar girse de bunlar oyundan koparmıyor bizi. Her an oyunun içindeyiz, bizi ondan dışarı sürükleyen hiçbir ekran yok, aralarda anlamsız yükleme ekranları, gereksiz arayüz süslemeleriyle boğulmuyoruz [bu kararların çoğunun iki oyunda da benzeşmesinden dolayı, Half-Life’ın mesihi gibi gelir Another World bana (hikayenin başlangıcı ve ilerleyişi bile belli açılardan benzer esasında)].



Karakterimizin içinde olduğu dünyanın wonderland olmadığı kesin, biz keşfetmeye başladıkça oyunun sadece etrafı gezip tozmaktan ibaret olmayacağı açıkca ortaya çıkıyor, basit fakat güçlü bir motivasyon (hayatta kalmak) etrafında oyun gelişiyor, bir arkadaş ediniyoruz ve hikayemiz onunla ilgili olarak da aynı anda genişliyor.



Karakterimizi ilk “Prince of Persia”daki gibi hep yandan görüyoruz (bu türe cinematic platformer demişler Wiki’de, sadece action-adventure denirdi o zamanlar), ama Prince of Persia’dan farklı olarak her ekran ayrı ayrı çizilmiş, dikdörtgenlerle tanımlanmamış organik ortamlar sunuyor bize.



Another World’ün grafikleri o zaman için mükemmeldi, hala da stil olarak yakaladığı tattan dolayı o hissi veren bir oyun gördüğümü sanmıyorum. Bunda oyunu yapan Eric Chahi’nin ilüstratörlüğe olan ilgisinin ve tüm dünyayı, her sahneyi ayrı ayrı tasarlamasının etkisi var tabi (O zamanlar, normalde işlerin hızlı ilerlediği aksiyon oyunlarında arkaplan bu kadar sık değişmezdi, genelde “tile” sistemi kullanılarak, belli grafik parçalarının sürekli tekrarlaması sağlanırdı, bu da grafikler ne kadar güzel olsa bile monotonluğa yol açardı). -Eric Chahi’nin another world’ü nasıl yarattığını kendi sitesi www.anotherworld.fr ‘den okuyabilirsiniz.-



Karakterin hareketlerini rotoskop tekniğiyle kendi hareketlerinden yola çıkarak hazırlayan Chahi, grafikleri de (hepsini mi bilmiyorum ama önemli kısmının böyle olduğu kesin) piksel piksel çizmeye dayanan ve yaygın olan stil yerine vektörlerle hazırlamış. Bu benim için ironik bir an aslında, çünkü vektörel grafiklerden genel olarak nefret ederim (vektörel ne demek uzun uzun açıklamayacağım ama vektörel çizimlerin genelde verdiği tadı çoğunuz flash oyunlarının önemli bir çoğunluğunda görmüşsünüzdür: keskin net hatlar ve çizgiler, blok halindeki derinliksiz renkler, fazlasıyla “generic” ve düz karakterler-ortamlar vs.) Bir çok detayı verebildiğiniz (fakat “scalable” olmayan) bitmap grafiklere sahip çoğu oyunun aksine yalın fakat “adi” olmayan bir tarzla, gerçekçiliği kendine has bir stille aktaran oyundu Another World. Oyunun bitişi bile sanırım bir çok insan için hala fenomendir, benim içinse bilgisayarda yaratılmış bir karakter için en çok duygulandığım anların başında geliyor diyebilirim.



Another World'ün devam oyunu yapılmış (adını unuttum şimdi) ama birçok insan gibi ben de sözkonusu oyunu bilmiyor ve bambaşka bir oyunun A.W.'ün devam oyunu olduğunu sanıyordum (bu yanılgının sadece bana ait olmadığını Wikipedia’dan öğrendim). Herkesin Another World’ün devamı sandığı oyun olan Flashback, grafiklerin yine mükemmel olduğu (fakat tarz olarak minimalist/vektörden ziyade detaylı/realistik/piksel bazlı grafiklere dayanan), diyalogların ve karaktere ait bir inventory’nin olduğu, adventure bulmacalarının dozunun da ağır bastığı bir oyundu. O zamanlar için o derecede kaliteli grafikler görmek yine şaşırtıcıydı, ama oyunun yaşattığı hisler açısından Another World’le pek alakası yoktu.





Lafı bağlayalım, kimse okumayacak yazıyı hehe. Doğum yılınız 1990’dan ileriyse ya da oyun oynama deneyiminiz Facebook’ta Farmville oynamaktan veya vampir olup arkadaşlarınızı ısırmaktan öteye gitmiyorsa, bu dediklerim pek bir şey ifade etmeyebilir. Kırık kırık gözüken, düşük çözünürlüklü bu oyun grafiklerine bakarken sıkılabilirsiniz (Ben, ilk bilim-kurgu filmi olarak kabul edilen ve kült olmuş Metropolis’in ortasında sıkıntıdan bayılıp çıktıysam, burayı okuyacak olan birçok kişiye de bunun olması çok daha doğal) Bu noktada benim merak ettiğim, eğer Eric Chahi bu oyunu günümüzde yapsaydı (eski oyunun revizyonunu kastetmiyorum, yepyeni bir oyun konsepti olarak bu zamanda Another World’ü geliştirseydi) çok daha gerçekçi grafikler, fotoğraflardan alınmış referanslar, 3d destekli imajlar olur muydu, yoksa yine bilinçli olarak yine aynı oyunu mu (sadece günümüz monitör çözünürlüklerine uygun olacak şekilde) çıkarırdı?

Her şeye rağmen, Another World kadar kişisel, tarz olarak yaratıcı ve aynı anda bir o kadar zevkli olabilen oyun sayısının çok olmadığını düşünüyorum. Eğer ilginizi çekerse, another world’ü yenilenmiş grafikleriyle bu adresten satın alıp oynayabilirsiniz (oyun eski olmasına rağmen hala hakları yapımcısında duruyor ve “abandonware” olmadığı için paralı): www.anotherworld.fr (İyi reklamını yaptık adamın vallahi).

6 yorumcuk:

Bay Kavun dedi ki...

Bu oyunu oynamadım, duymadım bile ama okudum yazıyı baştan sonra, nedeni çok akıcı ve güzel yazmış olmanız tabi. Şimdi özendim, biliyorum çok eski bir oyun fakat bulabileceğim bir yer var mı, bulsam bile bilgisayarımda çalışır mı?

Umut dedi ki...

Merhaba,

Hem blogu hem yazıyı beğenmenize sevindim, teşekkürler :) Oyunun haklarını yapımcı elinde tutuyor, http://www.anotherworld.fr'den satın alabilirsiniz.

Oyun DOS'ta çalışıyordu, emülator gerekebilir. Eğer öyleyse dosbox'ı öneririm, tüm DOS oyunlarını çalıştırabiliyorsunuz öyle.

Başka eski oyunlar ilginizi çekerse http://www.hotud.org adresinde telif hakkı düşmüş (bedava) bir sürü oyun var indirebileceğiniz, tavsiye ederim.

Bay Kavun dedi ki...

İlginize teşekkür ederim, oyunu aldım bile, oynuyorum.

Losgar dedi ki...

Half Life'ın minimum dialog ile maksimum oyun zevkini bu oyunla ilişkilendirmeniz çok isabetli. gerçekten de valve'dakilerin another world'ü bir ders niteliğinde oynamış olmaları hiç şaşırtmaz beni.

ben de bu oyunu oynadım küçükken, ama bitirmemiş veya bitirememiştim hatırlamıyorum :) ilk gördüğümde nasıl etkilendiğimi hatırlıyorum ama.

tebrikler!

sarkaç dedi ki...

Bu oyun herşeyiyle bir numaraydı benim için. Hala da unutmuş değilim. Cern'de yapılan deney alanını görünce, yıllar önce bu partikül hızlandırıcı yüzünden another world'de yaşamıştım bir süre diye düşünmeden edemedim.

Ayolina dedi ki...

Bir süre önce retrojen isimli bir underground dergisi bulup sipariş ettiytim(Türkçe). Ordada Another World üzerine bir yazı vardı, şimdi birde bunu gördüm, arada da bir kaç Another World konulu yazı veya (dinletiye mi desem) rastlıyorum.. Ya ağır oldschool'cu oldum, ya bilinçaltım beni yönlendiriyor yada başka bir gariplik var işte, anlamadım. Bir arada bu oyun Nokia'nın artık eski olan s60, s80 ve s90 larına port edilmişti tek bir adam tarafından. Orada da tekrar oynamıştım yıllar sonra. Bu sırada madem ilgilisiniz bu tür şeylere retrojen dergisinide öneririm (tabi önceden bilmiyorsanız), zaten bedava.
http://retrojen.org/
Ayrıca söylemek isterim ki blogunuzu çok beğendim, devamının gelmesini de temenni ederim, takipteyim.