1 Ağustos 2011 Pazartesi

Suzan Defter

Suzan Defter ilk olarak, ilk baskısını 2003 yılında yapan Taş-Kağıt-Makas adlı öykü kitabının içinde yer almış. 127 sayfalık, okumaya başladığınız gece elinizden bırakamadan bitireceğiniz, kısa ama vurucu hikaye, geçtiğimiz günlerde kendi başına bir varlığa kavuşarak uzun öykülükten mini romanlığa (novella) terfi etmiş. Her ne kadar halihazırda satışta olan bir kitabın içinden bir öyküyü alıp onu tek başına kitaplaştırıp yeni bir metinmiş gibi okuyucuya sunma işi beni rahatsız etse (idefix sayesinde bir hafta boyunca Ayfer Tunç'un "yeni" romanının çıkacağını düşünerek sevinçle bekledim mesela) ve tüccar mantığı meyvesi gibi görünse de, şikayet etmemem lazım, çünkü Taş-Kağıt-Makas'tan haberim yoktu, yani Suzan Defter tek başına satışa çıkmasa bu harika öyküden mahrum kalacaktım.

İki farklı kişinin günlükleri olarak kurgulanmış kitapta sayfaların dizilimi tuhaf geliyor okuyucuya başta, 8. sayfa 9'dan değil 10'dan devam ediyor çünkü, 9. sayfanın devamı da 11'de. Sol tarafta erkek karakterin, sağ tarafta kadın karakterin yazdıkları var, eş zamanlı olarak ilerliyorlar. Öykü (ya da mini roman) iki farklı anlatıcının bakış açılarıyla kurgulandığı için, olayları kendi gerçeklik süzgeçlerinden geçirerek aktarıyor bu anlatıcılar, okuyucu da kendi öykülerini anlatmak için belki de kendi gerçeklerini yaratan ana karakterlerin çarpık algılarının doldurduğu birbirini reddeden gerçekler denizinde yüzüyor, ama hiç boğulacak gibi hissetmiyor.

Günlüklerden biri; kitabın çift sayılı sayfalarındaki, Ekmel isimli beye ait. Baba mesleği olan avukatlıktan erken yaşta emekli olup evine kapanan, daha doğrusu her gün boş yere dışarı çıkmamaya, evine kapanmaya çalışan Ekmel bey kesin kararlıdır, defterinin sayfaları dolunca yanına ölümü çağıracaktır. Evini satacağına dair gazeteye ilan verir ve telefon edenlerden sadece kadınlara, o da sesini, konuşmasını beğendiği kadınlara randevu verir evi gezdirmek için. Arayanlardan ve randevu verdiklerinden biri de, aslında ev almak gibi bir niyeti olmayan, sadece evinden çıkmanın, dışarıya akmanın yollarını arayan otuzlu yaşlarının sonlarındaki kadındır. Bu kadın da, kitaptaki tek sayılı sayfalara yayılmış olan diğer günlüğün sahibi. (Konuyu daha fazla anlatmaktan kaçınıyor, burada bırakıyorum, olur da kitabı önce Ekmel beyin, sonra hatunun günlüğü sırasında okuyan olursa okuma keyifleri kaçmasın diye. Aynı nedenden alıntıladığım kısımdan bir cümleyi çıkardım, üç nokta koydum yerine.) Bu arada Suzan 'yanan' anlamına geliyormuş, yani Suzan Defter, Yanan Defter demek.

Ayfer Tunç bir söyleşide demiş ki: "Suzan Defter'de iki okuma önerisi var. Yan yana okunduğunda birbirini reddeden gerçekler görürüz, böylece gerçek dediğimiz şeyin aslında bir zannetme olduğunu ve herkesin kendi hikâyesini kurmak için kendi yaratacağı gerçeğe ihtiyacı olduğunu düşünebiliriz. Ya da önce sol sayfalar, ardından sağ sayfalar (ya da tam tersi) okunabilir. Bu da hikâye kişilerinin zaman içindeki erime yolculuğunu gösterir. Metnin yan yana veya yukarıdan aşağı okunduğunda farklı parçalanmaları ortaya koyabileceğini düşündüğüm için böyle yaptım." Okura birden çok okuma önerisi sunan bu hikayeyi ben yan yana, gün gün okudum, ama şimdi geriye dönüp baktığımda önce erkeğin, sonra kadının yazdıklarını okusaymışım, o zaman bitirince dayanamayıp ikinci kez de okumak ister ve o zaman da gün gün giderek okur, böylece bu leziz tekniğin hem etinden hem sütünden faydalanmış olurdum diyorum :)

Kitaptan bir alıntıyla bitiriyorum yazıyı, okumayı planlayanlar için öykünün kilit noktalarına ve gelişmelerine dair çok fazla bilgi açık etmediğini umduğum (!) iki günlük girişi:
30 kasım cuma
Bir rüya görmüş Suzan hanım.
Rüyasında iki ev arasında gerili bir ipin üstünde yürüyormuş.
İpin bir ucundaki ev alev alev yanıyormuş, diğer ucundaki evse boş odalarla doluymuş.
Düşmekten çok korkuyormuş.
Boş odalarla dolu eve gitmiş. Ama evin boş odalarının pencereleri açılmaya, içeriye boşluk dolmaya başlamış. Toprağa gömülmek gibi bir şey olduğunu hissetmiş bunun, ölüm yani, korkmuş, kendini boş odalarla dolu evden dışarı atmış.
İpin üstünde yürüyüp alev alev yanan eve gitmiş. Boşlukla dolan evde korkudan buz gibi olduğu için ateş başlangıçta iyi gelmiş. Ama sonra canı yanmaya başlamış. Tam saçları tutuşacakken kendini dışarı atmış.
Bir evden diğerine yürümeye başlamış ipin üstünde.
Bir evden diğerine.
Boş evden yanan eve.
Yanan evden boş eve.
Durmaksızın.
Uyandığında kendini çok bitkin hissetmiş. Bir süre yataktan kalkamamış.
"Sizce benim evim hangisi?" dedim.
Cevap vermedi.
Yanan ev demesini tercih ederdim.
Siz hiç yandınız mı Suzan hanım?
Yanmış, hem de nasıl.
Her gün gelirmiş mektup önceleri. Haftada bir gelir olmuş. Hafta uzunmuş, ama razıymış, ayda bir gelir olmuş. Ay daha uzunmuş, ama ona da razıymış. Bir ritmi olsun yeter diyormuş, ben beslerim ruhumu azar azar.
Ritmi tümüyle bozulmuş mektupların sonunda, satırları kısalmış, zehirli bir şeyler sızmaya başlamış kelimelerden.
Yıllar boyu yanmaktansa için için, boş odalarla dolu bir evde boşluk büyütmektense; ipin üstünde yürümekten başka NEDİR BİR HAYAT?

30 kasım cuma
'Rüyada kömür görmek iyi değildir' derdi babaannem. 'Çiğ et, siyah taneli şeyler, kara zeytin mesela, sonu görünmeyen yol, kara köpek, yılan, yatağına işemek...' Kendini çıplak görmek ölüme delalet edermiş. 'ölü diri getirir ama' derdi, 'başını yıkamak, koç boynuzu, pişmiş balık, ıhlamur, uçmak, bunlar iyidir.'
Ekmel bey tuhaf bir rüya anlattı bugün. Biri yanmakta olan diğeri boş iki ev arasında gerili ipte yürüyormuş. "Biri karınızın evi, öteki sizin," dedim. "Peki yanan hangisi?" dedi.
Ne bileyim ben? Bir şey anlatmıyorsunuz ki.
Babamın öldüğünü öğrendiğimiz günün sabahı, 'hayırdır inşallah' dedi babaannem, 'rüyamda çürük yumurta içtim, hem de kabuğundan.'
Az sonra iki polis geldi. Babamın öldüğünü haber verdiler. Silahına el koymuşlar. Üstündeki parayı iç etmişler ki cüzdanında beş kuruş yok. Saatini, yüzüğünü, ehliyetini filan verdiler. Babaannemin tansiyonu yirmi ikiye çıktı, eve doktor getirdim. Ömür boyu tansiyon hapı kullanacak dedi doktor. Babaannem ilacını aldı, dikildi ayağa. Halamla kocası Kütahya'dan geldiler. Halam ikide bir saçını başını yoldu, bana sarılıp feryat etti, başımı göğsüne bastırdı, buram buram beyaz zambak kolonyası kokuyordu, iğrençti. Cenaze epey kalabalıktı. Takım elbiseli, kara gözlüklü, hiç tanımadığım bir yığın adam vardı. Babaannemin elini öptüler saygıyla, bir emrin var mı? filan dediler. Aralarında fısıldayarak konuştular. ...
Ekmel bey garip bir şey söyledi bugün. "Ayrılmak bir solucanın ikiye bölünmesi gibidir," dedi, "bölündükten sonra tanımaz, birbirini parçalar."
"Bence gidenin, kalanın kucağında bir kucak kor bırakmasıdır," dedim.
"Siz çok yanmışsınız," dedi.
Diyemedim ki: isterdim, kucağında bir kucak korla kalan ben olayım.

Ayfer Tunç, Suzan Defter, s. 68-71

5 yorumcuk:

fahimbey dedi ki...

bence de hoş olmamış. ayfer tunç'un yerinde olsam kabul etmezdim. tabi ben o değilim. uzun zaman önce okumuştum taş-kağıt-makas'ı. ve o defter ayrımına geldiğimde afallaştım ilkin. jetonun düşmesi için 3-5 dakika gerekti. ve hikaye kitabının ve hatta tüm ayfer tunç hikayelerinin en sevdiğim hikayesi oldu. ama yine de ayırmamalıydılar taş-kağıt-makas'tan defteri.

BlahBlah dedi ki...

çok ilginç geldi bana. alıp okumak istediğim bir kitap olacak sanırım.

Sokak Kedisi dedi ki...

Taş - Kağıt- Makas'ı okudum, her hikayesi ayrı keyif verdi okurken ki Suzan Defter'de içlerinden biri.

Ancak kitabın içinden bir bölümü al, yeni bir baskı yap kısmı komik geliyor bana. Ticaret kokusu üstündeki büyüyü kaldırıp atıyor. Kendimi okur olarak değil de alıcı olarak gördüklerini düşününce yazarla kendimce kurduğum samimiyet yok oluyor.

Ben de okuma önerileri içinde ilk önce sol sayfalar, sonra sağ sayfalar okunmalı seçeneğini tavsiye ediyorum. Sonra ikisini paralel tekrar okumak isteyene engel yok nasılsa :)))

7down dedi ki...

konu ve anlatım tekniği bakımından çok ilginç bir kitaba benziyor..

NEKO dedi ki...

Hikayede bir değişiklik yoksa Taş-Kağıt-Makası alıp okumak daha mantıklı o zaman. Öyle yapayım ben de.