27 Ağustos 2010 Cuma

Sınır Tanımayan Cesetler


Amélie Nothomb pek ilgimi çeken bir yazar değil; iyi bildiğim bir yazar değil her şeyden önce. Sınır Tanımayan Cesetler'den önce tek bir kitabını okumuştum -Kara Sohbet- ve sadece bir hayli beğendiğimi, bir de romanın tiyatroya uyarlandığını hatırlıyorum, okuyalı yıllar geçtiği için konu namına bir şey kalmamış aklımda. Ama Sınır Tanımayan Cesetler'den daha etkileyiciydi, o yüzden Amélie Nothomb'a bir giriş yapmak istiyorsanız Kara Sohbet'le başlamanızı öneririm şiddetle. Kuvvetli bir hayal gücüne ve zekice fikirlere sahip yazarın son derece sade ve zarif bir tarzı var. Romanlarının kısalığı ve metinlerinde ustaca kurduğu diyaloglara ağırlık vermesi, yazdıklarını kolay ve keyifle okunur hale getiriyor. Ama buna bir artı olduğu kadar eksi olarak da bakılabilir; Nothomb'un son derece özgün bir sesi olduğu inkar edilemez, ancak bu yeniyetme şirin tarz herkese hitap etmeyebilir. Japonya'da bir diplomat kızı olarak doğmuş Nothomb çok ciddiye alınmayacak, ama kitapları arada bir keyifle (ve hızlıca) okunacak bir yazar benim için.

Hayatını değiştirmek isteyen, bunun için uygun şartlar oluştuğunda da sınırları sonuna kadar zorlayabilen bir kahramanı var Sınır Tanımayan Cesetler'in. Orta yaşlı, orta halli, orta mutluluktaki kahramanımız, bir akşam bir yemek davetinde yeni tanıştığı birisi tarafından, birisi evinde ölecek olursa onu taksiye taşıyıp hastaneye götürmesi gerektiği, böylece o birisinin yolda ölmüş görüneceği, aksi takdirde ölüm kahramanımızın evinde gerçekleşmiş sayılacağından, bu durumun çok baş ağrıtıcı olacağına dair enterasan bir vaaza tâbi tutuluyor (kitabın vurucu bir açılış olduğu için, alıntı olarak bu yazının sonuna da ekleyeceğim o birkaç sayfayı zaten.) Hemen ertesi gün kendisi gibi bir orta yaşlı adam tarafından evi ziyaret ediliyor; telefonunu kullanmak isteyen, arabasının arızalandığını söyleyen yabancı, daha telefon edemeden kalbini tutarak ölüp kalıyor. Bu işteki tuhaflığı fark etmekten geri kalmayan, ama cüzdanını karıştırınca İsveçli olduğunu anladığı yabancının hayatı karşısında da ağzı sulanan kahramanımız, ani bir kararla ölüyü evinde bırakıp, onun parasını, kimlik kartlarını ve arabasını alarak, ölen adamın evine doğru yola çıkıyor. Plan basit: Onun yerine geçmek.

– Eğer bir konuk evinizde birdenbire ölüverirse sakın polise haber vermeyin. Bir taksi çağırın ve şoföre, rahatsızlanmış olan bu arkaşınızla birlikte sizi hastaneye götürmesini söyleyin. Ölüm, acil servise vardığınızda fark edilecektir, siz de buna dayanarak adamın yolda öldüğünü söyleyebilirsiniz. Böylece, kimse başınızı ağrıtmayacaktır.
– Ben olsam, polisi aramayı değil de bir doktoru aramayı düşünürdüm.
– Bu da aynı şey. Bu adamlar aynı kaba işerler. Pek sevmediğiniz biri evinizde kalp krizinden ölürse, birinci derecede şüpheli siz olursunuz.
– Eğer ölüm sebebi kalp kriziyse, neden şüpheli olacakmışım?
– Bunun bir kalp krizi olduğu kanıtlanmadığı sürece eviniz bir cinayet mahalli olarak kabul edilecektir. Artık hiçbir şeye dokunamazsınız. Yetkililer evinizi işgal eder, bedenin konumunu tebeşirle işaretlemezlerse şanslı sayılırsınız. Artık kendi evinizde değilsinizdir. Size binlerce soru sorarlar, binlerce kez aynı soruları.
– Eğer insan suçsuzsa, sorun bunun neresinde?
– Suçsuz değilsiniz. Biri sizin evinizde öldü.
– İnsanın bir yerlerde ölmesi gerek.
– Sizin evinizde ölüyor; sinemada, bankada, kendi yatağında değil. Herifçioğlu öbür dünyayı boylamak için sizin evinizde olmayı beklemiş. Rastlantı diye bir şey yoktur. Eğer sizin evinizde ölmüyse, sizin de bu işte muhakkak bir rolünüz vardır.
– Yok canım. Bu insan sizin bilmediğiniz güçlü bir heyecan yaşamış olabilir.
– Bu heyecanı sizin evinizde yaşamak gibi kötü bir zevki varmış. Hadi siz bunu kalkın da polise açıklayın. Yetkililerin sonunda size inandıklarını varsayalım, bu süre içinde ceset sizin evinizdedir, kimse ona el sürmez. Kanepenizde ölmüşse, artık kanepenizde oturamazsınız. Masanızda ölmüşse, yemeklerinizi onunla paylaşmaya alışın. Bir cesetle birlikte yaşamanız gerekecek. İşte bunun için size yine söylüyorum: Bir taksi çağırın. Bu konuda gazetelerde yer alan kalıplaşmış cümle hiç dikkatinizi çekmedi mi: "Şahıs hastaneye götürülürken yolda öldü." İnsanların yolda, tanınmadık birinin aracında ölme eğilimin tuhaf olduğunu kabul edin. Evet, çünkü bunun sizin arabanız olmaması gerektiğini de anlamşsınızdır.
– Paranoyayı biraz fazla ileri götürmüyor musunuz?
– Kafka'dan beri bu kanıtlandı: Paranoyak değilseniz, suçlusunuz.
– Bu durumda asla misafir kabul etmemek en doğrusu.
– Bunu söylediğinizi duyduğuma memnun oldum. Evet, en doğrusu asla misafir kabul etmemek.
– Beyefendi, biz burada ne yapıyoruz şu anda?
– Biz misafir kabul etmiyoruz, misafirliğe geldik. Küçük birer şeytanız biz. Ev sahiplerimizin, gelip onların evlerinde ölmemiz tehlikesini göze almaları için bizim durumumuzu tartmaları mı gerek?
– Bana pek sağlıklı görünüyorsunuz.
– Öyle sanılır. Bunun ne demek olduğunu biliyorsunuz. Biz aksini düşündüğümüzde geç kalınmış olur. Belki de yaşayacak çok az zamanımız kalmıştır. Bu zamanı eğlenceli bir hayata feda etmemeniz gerekirdi.
– Peki öyleyse neden buradasınız?
– Sizinkiyle aynı olduğunu düşündüğüm bir nedenle: reddetmek zor olduğu için. Bu soru şu sorudan daha az gizemli: Ev sahiplerimiz neden bizi davet ettiler?
– Ne sizin kalitenizden, ne de çevremizdeki insanların kalitesinden söz ediyorum. Burada bulunan zeki, birbirlerine karşı açıkça bir sempati, hatta bir dostluk duyan bütün bu insanların birbirlerine söyleyecek hiçbir şeyleri olmaması, durumu daha da garipleştiriyor. Onlara kulak verin. Bu kaçınılmaz bir şey: Yirmi beş yaşını geçtikten sonra insanların tüm bir araya gelişleri bir yinelemedir. Biri sizinle konuşur ve siz, "İşte 226 numaralı tekrar durumu" diye düşünürsünüz: Ne sıkıcı. Bunları çoktandır öyle iyi biliyorum ki. Bu akşam burada bulunmamın tek nedeni, ev sahiplerimle bozuşmak istememem. Sohbetleri beni hiç çekmese de onlar benim dostlarım.
– Peki karşılığında siz onları hiç davet etmiyor musunuz?
– Asla. Beni neden hâlâ davet ettiklerini hiç anlamıyorum.
– Çünkü belki de siz kendinizin en iyi karşı örneğisiniz: Az önce bana ölüm konusunda anlattıklarınızı şimdiye dek hiç duymamıştım.
(Sınır Tanımayan Cesetler, s. 7-9, Doğan Kitap)

2 yorumcuk:

B.G. dedi ki...

ilginç bir hikaye kısa ve bir solukta ise yolculuk kitabı olabilir gibi geldi (:
aklımın bir köşesine yazdım, teşekkürler...

Short Skirt Long Jacket dedi ki...

Hakkaten de kara sohbet'in tiyatro oyunu vardı hatta emre kınay oynuyordu, hatırladım :)) Bu kitabında konusu çok ilginç geldi, bulabilirsem alıp okuyacağım.