5 Haziran 2010 Cumartesi

Kynodontas (Dogtooth)

Yönetmen: Giorgos Lanthimos
Yazar: Giorgos Lanthimos ve Efthymis Filippou
Oyuncular: Christos Stergioglou, Michele Valley, Aggeliki Papoulia
Tür: Dram
Yapım yılı: 2009
Ülke: Yunanistan
Dil: Yunanca
IMDB puanı: 7.5/10
Çavlan'ın puanı: 9/10
Umut'un puanı: 4/5

Festivalde kaçırdığım, hatta izleyemediğim için burada ağlak yaptığım Kynodontas'ı, iki ay gecikmeli de olsa buldum, izledim, muradıma erdim. Genelde daha izlemeden nefis çıkacağına inandığım, fena halde heveslendiğim, her nedense beklentilerim tavanda seyretmeye başladığım filmlerde hayalkırıklığına uğrarım hep, ama Kynodontas her şeyiyle beklediğim gibi, hatta mümkünse biraz daha bile fazlası çıktı. Eğer film festivalinde izleyebilmiş olsaydım, festivalin en iyi filmi olarak taçlandırırdım kendisi -hoş, gene de yapabilirim. Yaptım gitti o zaman. Ve fakat baştan uyarayım seni okuyucu: biraz, nasıl derler, rahatsız edici bir film bu. Dayanamayıp 10. dakikasında kapatabilirsin ya da içini buram buram burabilir. Uyarmadı deme. Az buçuk cinselliğe (ama izleyici heyecanlansın da film satsın diye konulmuş estetik cinselliğe değil de, gayet çıplak, çirkin, hastalıklı cinselliğe) katlanamıyorsan, "Sanat filmleriyle işim olmaz Recep İvedik varken" diyorsan, Haneke rahatsızlığı ve Trier psikopatlığı sana hitap etmiyorsa, ne bu filmi izlemeye giriş, ne de bu yazıyı okuma hatasını yap. Diğerleri, buyrun başlayalım incelemeye.

Evinizin bahçesinden gördüğünüz, tepenizden uçup giden uçakların birer oyuncak uçaktan başka bir şey olmadıkları, kedilerin insanları vahşice katledebilecek korkunç yaratıklar olduğu, insanların köpek doğurabildiği, İnternetin, gazetelerin, radyoların, dergilerin, TV kanallarının var olmadığı, köpek dişiniz dökülmeden evinizi terk edemeyeceğiniz, ama dişiniz çıktıktan sonra da bahçenin dışına ancak arabanın içinde çıkabileceğiniz, aksi takdirde başınıza korkunç şeylerin geleceği, evinizin bahçesindeki çitlerin ötesinin bir nevi cehennem olduğu dünyaya hoş geldiniz.

Filmin ilk sahnesi: 18-20 yaşlarında görünen iki kız, bir oğlan, bir banyoda oturup, büyük bir dikkatle bir kaseti dinliyorlar. Kasetten orta yaşlı bir kadının sesi geliyor, diyor ki: "Bugün öğreneceğimiz yeni sözcüklere geçelim. 'Deniz' kelimesi tahta kolları olan deri kaplı koltuk anlamına gelir. Cümle içinde kullanımına örnek: Ayakta durma, denize otur da konuşalım. 'Otoban', şiddetli esen rüzgar, 'gezinti', eskiden döşeme tahtalarına kattıkları esnek malzeme, 'tüfek' güzel mi güzel beyaz kuş demektir." Kaset bittikten sonra, çocuklar bir süre sessizce oturuyor, belli ki derslerini (o gün öğrendikleri sözcükleri) akıllarından geçiriyorlar. Sonra en küçük kız diyor ki: "Yeni bir oyun fikrim var, dayanıklılığımızı sınamak için. Üçümüz birden parmaklarımızı kaynar suyun altına tutacağız, sona kalıp parmağını çekmeyen kişi kazanmış olacak." Bir süre pratik meseleler konuşuluyor, bu iş için tek musluk mu kullanılacak, vb. Fikir beğeniliyor. Çocuklar biraz soğuk, biraz robotik ama belli ki hayatlarından ve kendilerinden memnun tavırlarıyla konuşurken, biz seyirciler, filmin ilk dakikalarında anlıyoruz daha önce tasavvur bile etmediğimiz ama gayet de olası bir dünyayı izlemek üzere olduğumuzu. Görsel efektler, uzaylılar, canavarlar, aksiyon dolu sahneler yok Kynodontas'ta, ama ev tek başına bildiklerimizin sınırlarının öylesine ötesinde bir yer ki, sadece bazı sözcüklerin anlamını ve bilindik sosyal etkileşimleri değiştirerek, bize olağanüstü derecede yabancı bir dünya yaratmanın mümkün olduğunu gösteriyor Kynodontas.



İkisi kız olmak üzere üç genç, anne ve babaları tarafından bir kır evine hapsedilmişler. Hapsedildiklerinin farkında değiller, dış dünyayı tehlikelerle dolu bir yer sanıyorlar, zaten köpek dişleri düşüp yerine yenisi çıkmadan evi terk edebilmelerinin imkanı yok onlara göre. Evlerinin ve ulaşabileceklerinin ötesinden gelen, çocukların bir şekilde, yanlışlıkla, kazara duyduğu her yeni sözcüğe, anında yeni bir anlam tahsis ediliyor anne-baba tarafından. 'Zombi' sarı çiçekler demek mesela, 'kuku' tavandan sarkan büyük lamba, 'telefon' bir baharat çeşidi. Vajinaları için kullandıkları sözcük: klavye. Evin dışındaki nesnelerin ve kavramların anlamları, çocukların dış dünyayla ilgili meraklarını bastırmak için yerinde ve etkili bir yöntemle değiştiriliyor. Kendi dillerinin bilindik sularının dışındaki her şey bir tehdit kabul ediliyor. Aslında her şey dilde olup bitiyor, en temel içgüdüler bile dil vasıtasıyla öğreniliyor. Dil, insanın hapishanesi.

Evden ayrılmak çok tehlikeli, hem kim niye ister ki ayrılmayı, yabancı şarkı sözleri bile "evim evim canım evim" olarak çevrilirken çocuklara? Çocukların büyüklükleri (doğuş sıraları) dışında bir kimlikleri, isimleri yok. En Büyük var, En Küçük var, bir de Oğlan var, bu kadar. Aileleri var bildikleri, bir de evleri. Bolca da korkuları. Baba, etrafı çitlerle çevrili, havuzlu, bahçeli, geniş evlerinin sınırları dışına çıkabilen tek üye, yakınlardaki bir fabrikada çalışarak ailenin geçimini sağlıyor. Ataerkil ve hatta kapitalist bir düzen kurmuş evinde: Çocuklar sürekli rekabet halinde minik oyunlar oynuyorlar, baba kazananı ödüllendiriyor (ama hata yapanı da cezalandırıyor, üstelik bu sadece çocuklar için değil, karısı için de geçerli). Ve de sadece çocuklar değil, karısı da eve kapanmış vaziyette. Bu her ne kadar kadının kendi isteğiyle gibi görünse de, dış dünyayla tek bağlantı hakkının babanın elinde olması, ayrıca babanın kızlarının cinsel ihtiyaçları yokmuş gibi, sadece oğlanın cinsel ihtiyaçlarını karşılamak için bir fahişe bulması, işler o kişiyle yürümeyince de kızların ikisini birden oğluna "sunması", evdeki ataerkil düzen yani, aksine işaret ediyor.

Eve aile üyeleri dışında girmesine izin verilen tek kişi, babanın fabrikasındaki güvenlik görevlisi Christina. Baba, Christina'nın gözlerini bağlayarak arabasıyla eve getiriyor düzenli olarak, Cristina'nın görevi: evin oğlunun cinsel ihtiyaçlarını karşılamak. Para da alıyor bunun için. Fakat oğlan bir gün Christina'ya oral seks yapmayı reddedince, tatmin olmamış Christina en büyük kıza yaklaşıyor ve kızın çok beğendiği saç bandı karşılığında, klavyesini yalamasını teklif ediyor. Bir sonraki sefer, bir kutu jöleyle geliyor Christina, fakat en büyük kız jöle için bu işi yapmak istemiyor, Christina'nın çantasını boşaltıyor ve o da ne? Rocky ve Jaws'ın video kasetleri! Allem edip kallem edip Christina'yı ikna ediyor, oral seks karşılığı kasetleri alıyor, gizlice izliyor. Ve tabii ki, olaylar gelişiyor.



Sosyal yaşamdan kopuk insan, ne haldedir? Nasıl bir mahlukata dönüşmüştür? Kynodontas'a göre pek de kötü bir halde değildir. Evet normal değildir, normlara göre tüyler ürperticidir belki, ama normların sağlıklı olduğu ne malum? Mutludur sanki bu insan. Kavram karmaşasından, dış dünyadan müdaheleden önce, akşam oturup ev videosunu izledikleri sahnede, ya da bir başka akşam büyükbabaları sandıkları müzisyenin plağını dinlediklerinde, katıksız bir mutluluk var aile üyelerinin tümünün yüzünde. Ama elbette bu katıksız mutluluk aslında cahilliğe ve güvenlik paranoyasıyla bastırılmaya işaret ettiğinden, Kynodontas'ın mesajının "çocuklarımızla karılarımızı eve kapayalım, yalnız dış dünyadan eve götürdüğümüz fahişeler konusunda dikkatli olalım," olduğunu düşünmeyin :) Aksine, ataerkil sosyal yapıları sert ve açık bir şekilde eleştiriyor. Tüm erkekler kendilerini kendi krallıklarının efendisi gibi görürler ve işte, eğer bunu gerçekleştirebilseler, olacak şey budur diyor. Aynı zamanda duvarlarla ilgili bir film Kynodontas. Bilincimizin ve dilin duvarları, dünyayı algılayış şeklimizi çevreliyor. Bir evin duvarları, onu dünyanın geri kalanından tecrit ediyor. Bir de bizim, yani seyircinin, hiçbir nesneyi ve deneği etkilemeden gözlem yapabilmemizi sağlayan şu ünlü dördüncü duvar var. Bir an bile dramatik bir öykü yaratmaya çalışmıyor film, dilden uzaklaşarak dili keşif işine girişiyor sadece. Gerçeklik, bizim ifade ve kavram sistemlerimizin dışında da idrak edilebilir mi, bu soruyu cevaplamayı reddettiği gibi, tek boyutlu da olsa bir izah sağlayan bir son dahi sunmuyor. Kynodontas'tan çıkarılabilecek mesaj ne olursa olsun (biraz da seyirciye bırakılıyor bu sanırım, "neden"ler hiçbir zaman açıklanmayarak), kesin olan bir şey var: Sersemletici derecede harikulade ve tamamıyla özgün bir iş çıkarmış Giorgos Lanthimos.

13 yorumcuk:

so far so good so what dedi ki...

filmle ilgili hicbir fikrim olmadan bastan sona okudum, daha seyretmeden bayildim filme sirf bu yazi sayesinde desem :) hemen bulup izlemeli, insallah dvd'si cikmistir, olmadi online izleme siteleri artik... boyle nadir bulunan, cok az kisinin bildigi filmlerle ilgili inceleme yazilari icin tesekkurler, cidden cok sey katiyor film keyfime.

Short Skirt Long Jacket dedi ki...

Ben Dogtooth'u festivalde izleyebilen şanslı azınlıktanım :)) Herkese göre bir film değil kesinlikle, bu bağlamda çok doğru tespitler içeriyor yazınız, mesela Hanneke sevmeyenler, izleyemeyenler falan bu filmin başına hiç oturmasın.Ha bu demek değil ki çok benziyorlar da bilmemne, hayır sadece rahatsız edicilik oranları benziyor. Yoksa Hanneke genelde burjuvaziyi eleştirirken Dogtooth kapitalist düzeni, erkek egemen toplumların ikiyüzlülüğünü eleştiriyor. Ayrıca sıkıcı bayıcı plan sekanslara da pek raslamadım ben bu filmde. Yazıda dille ilgili tespitlerinize bayıldım. Yazıya eklemek isteyeceğim tek birşey var: Cannes başta olmak üzere bir sürü festivalden de ödül almış film. Hani geleneksel olanın dışındakilere, farklı olana dayanamadıkları için eleştirip burun kıvıracak olanlar bunu bilip de eleştirsinler diye :))

Mehmet dedi ki...

Şahsen ben de hiç ama hiç duymadığım ve tamamıyla yabancısı olduğum bir film'in tanıtımını okuyacağımın zevkiyle başladım yazıya.Konusu birçok filmin konusunu unutturdu bana ilgincime geldi yani ama en yakın zamanda izlemeyi istiyorum bir şekilde.Bu arada Çavlan Festivalde izleyememene çok üzüldüğümü söylemek istiyorum :(

oyumben dedi ki...

İzleyesim geldi.

gasilhane dedi ki...

Film Yunan diye değil, bütün tanıtımlarını seviyorum. Vallahi billayi.

Uyumsuz dedi ki...

Digitürk'te gösterilen versyon bir hayli sansürlenmiş sanki. Bu eleştiriyi okuyunca bazı sahnelerin eksik olduğunu fark ettim.

Yasemin Şahin dedi ki...

Filmi yine bu blogdan öneri olarak kaydedip buldum ve az evvel izledim. Yazınızın tamamını okumamıştım şimdi de okuyunca dedim ki ben yazsam bu kadar olurdu..:) Emeğinize sağlık ve öneri için teşekkürler.
Bana "tabula rasa" gibidir çocuk ve aile onu istese bir köpek gibi eğitebilir fikrini çağrıştırdı ilkin. Ama çok çok sonra filmde emperyal düzene, erkek egemen toplumlara ve cinselliğe bakış açımıza dair çok hoş göndermelerri barındırdığını anladım. Müthiş bir anlatım ve gerçekten de Haneke rahatsız ediciliği var filmde. Ama çok daha fazlası elbet... Herkes izley4emez fikrini katılıyorum, keza pek çok sahnede tüylerim diken diken oldu.. Üzerine uzunca düşünülebilecek, derin izler bırakacak bir film...

kerevizli kedi dedi ki...

Her zamanki gibi harika yorumlamışsın. film ne kadar rahatsız edici olsa da, dış dünya ve bildiğimiz, alıştığımız eğitim yapısı olmadan insanın ne derece değişik bir yaşamı olabileceğini düşündürüyor. biraz da hamur gibi, dış etkenlerle yoğrulduğumuzu ve bizi biz yapanın dil ve algılarımız olduğunu, algı sistemimizin ne kadar esnek olduğunu da gösteriyor aslında.

herenis dedi ki...

kızın köpek dişini kırarak ve arabayla kaçması yani sistemin içinden sistemi yıkamayacağımızı ima ediyor bence. Daha yaratıcı ve aykırı yollar denemeye çağırıyor olabilir. Yoksa havasız kalabiliriz.

herenis dedi ki...

kızın ona söylenilen şekilde kaçmaya çalışması(köpek dişini kırması arabaya girmesi) düzenin kendi ifadeleriyle yıkılamayacağını ima ediyor bence. Daha yaratıcı ve özgün yollar arayışına girmelidir insan yoksa havasız kalabilir.

senturkboya dedi ki...

yorum bırakmayı isteyece kadar etkilendiğim bir film. iKİ cocuk annesi olarak şunu söyleyebilirim ki; aslında sınırları belirleyen bizleriz, yoğuran, yönlendiren ,öğreten vs. filmde çok net bir şekilde normal bildiğimiz hayatın dışında da oluşumların olabileceğini ve devam edebileceğini görmekteyiz..yaşasın özgürlük.. bu arada kız havasız kalmadı bence :))

burcu dursun dedi ki...

Bazi filmler var sanki sadece ben izlemisim, sanki benden baska herkes nefret edermis o filmden izleyip de zaman kaybetmek istemezmis gbi geliyor iste kynodontas da onlardan biriydi. Ama kendi yazimi okuyormus gbi okudum yazinizi. Mutlu oldum. Tesekkurler

Mihriban Adiyaman dedi ki...

Mutlaka izleyin, konunun ne olduğu önemli değil, filmin tüm oyuncuları içimizden biri ve hepimizin en saf, en ham ve en çıplak halleri. Tüm kuşandığımız çemberi bırakıp attığımızda aslında, o iki kız ve bir oğlan olduğumuzu görebiliriz. Son sahnedeki düşüncem biraz farklı benim. Baba, köpeğini almaya gittiğinde kız hala arabanın bagajındaydı ve kamera fazla bir süre bagaja takılı kaldı. Yani kız o bagajdan çıkmadı ve babasıyla birlikte aynı arabada tekrar eve döndü. Çünkü o kız, o sistemin kölesi olmuş artık. 18 ya da 20 yıldır bir evin içinde babanızdan öğrendiğiniz bir hayat yaşayın ve sonra köpek dişiniz çıkınca evinizi terkedin. Köpekdişi bir sembol evet. Ancak bu hiçbirşeyi değiştirmez. İnsanlar korku duygularıyla yaşarlar. Dış dünyayı bilmeyen biri, varlığından bile haberi olmayan biri, elbette korkacaktır. Kimse yalnız başına kalkıp evini terketmez. Cesaret edemez. Yani sistemi değiştiremezsin. Nasıl doğduysan öyle yaşarsın.